The Tragedy of Macbeth

Joel Coen’in olağanüstü Macbeth uyarlaması

“The Tragedy of Macbeth”

William Shakespeare’in oyunlarının tazeliğini dört yüzyıldan fazla korumasının, hâlâ günümüz izleyicisine hitap edebilmesinin sebebi, anlattığı öykülerden çok, anlatılanların arka planında olanca derinliğiyle işlemiş olduğu insani duygulardandır. O günden bugüne hiç değişmemiş olan, sevgileriyle, kinleriyle, nefretleriyle, güçleriyle, tutkularıyla, çelişkileriyle, zayıflıklarıyla insanların duyguları…

İktidar hırsından gözü dönmüş ve bu uğurda her şeyi göze almış bir karı-kocanın giderek çıldırmaya varan tüyler ürpertici öyküsü “Macbeth”, sayısız kez sahnelenmiş, ustanın bütün tragedyaları gibi çok sayıda filme de konu olmuştur.

The Tragedy of Macbeth”den yapılmış tüm zamanların en iyi iki sinema uyarlamasının, Orson Welles’in “Macbeth”iyle (1948) Akira Kurosawa’nın “Kumonosu-jô / Kanlı Taht”ının (1957) ardından, Justin Kurzel’in fizikselliği öne çıkan 2015 tarihli parlak yorumu henüz belleklerimizde taptazeyken, ilk kez “solo” bir film yöneten Joel Coen’in yeni bir “Macbeth” çekmesine ne gerek var?… diye soracaksanız, böylesine yalın, metnin özüne indirgenmiş, öfkeli, ilkel, heyecan verici, ve görsel olarak benzersiz çağcıl bir uyarlama yapılabilmişse, cevabım “tabii ki gerek var!” olacaktır.

Ethan ve Joel Coen bugüne kadar çektikleri filmlerde öykülerini titizlikle düzenlenmiş bir görsel çerçevede ele almışlardır. Bu solo çalışmasında Joel fetişist boyuta çıkararak olağanüstü heyecan verici, müthiş estetik, neredeyse şehvetli bir görsellik elde eder. Filmin olağanüstü siyah beyazında, yarı saydam beyaz sis, çığlık çığlığa gaklayan kara kuşlar ve ahlak düşkünü bir Jan Dark gibi duran ürkünç cadı, gerçeküstücü bir karabasana dönüşürler. Has bir sinefil olan Joel Coen, sessiz filmlerin son döneminde kullanılmış olan, neredeyse kareye yakın 1.19:1 formatını seçerek izleyiciye sadece İskoçya’nın değil, sinemanın da tarihinde bir yolculuğa çıkacağını hissettirir.

Görüntü Yönetmeni Bruno Delbonnel’in çektiği, Yapım Tasarımcısı Stefan Dechant’ın yarattığı olağanüstü mekâna giren seyirci, kendini Bergman’ın “Yedinci Mühür”ünün başka bir dünyayı anımsatan ıssız doğasında, “Korkunç İvan” ın klostrofobik mekânlarında, Welles”in “Macbeth”inin ta içinde, ya da Alman dışavurumcuların filmlerinde gezerken, oyuncuları Carl Theodor Dreyer’in “Jeane D’Arc ’ın Çilesi”ndekileri anımsatan yakın planlarda izlerken bulur.

Ancak Coen dönem filmlerini anımsatmakla yetinmez, dans eden gölgelerin ışık oyunlarıyla aslından büyük ve korkunç görünen kapalı mekânlarda inanların yüzlerine yansıyan ışık huzmeleriyle, görüntülerin ardındaki özü, atmosferi yansıtır.

Yarattığı kendi içine kapanmış sinemasal evren giderek mantığın ve aklın içinde kaybolduğu, bir labirente dönüşür. Filmin tamamının, dış mekân sekansları dahil, stüdyoda çekilmiş olması bu klostrofobik duyguyu beslerken sinema il tiyatronun sınırında melez bir alan oluşturur.

Stefan Dechant’ın yüksek duvarları, upuzun koridorları ve bitmez tükenmez basamakları arşa uzanacakmış gibi çıkan merdivenleriyle hem Fritz Lang’ın görkemli mimarisini hem çağcıl brüt beton strüktürleri anımsatan, müthiş etkileyici iç mekânları, final döğüşünde Escher’e selam çakan kale surları, tozlu patikalardan, yıkık kulübelerden ve karla kaplı toprak zeminlerden oluşan dış mekânları, içine sadece insanların girebildiği müthiş bir ıssızlık duygusu yaratır. Sadece insanlar diyorum, çünkü kral Duncan’ın Glamis’e gelişini tepeden çekimle gösteren sekansta kralla oğullarının, bir de cinayetin sonrasında evine dönen sadık Macduff’un bindiği üç dört atın ve cadıları simgeleyen kuşların dışında bu tüyler ürpertici derecede boş mekânlarda sadece oyunun kişileri yer alır. Ve bu hipnotize edici stilize görsellikte gövde ve baş yakın planlarının ustalıklı kullanımı, oyuncuların müthiş doğal ve samimi yorumlarıyla birleşerek karakterlere son derece inandırıcı bir gerçeklik ve insanlık kazandırır. Bu inandırıcılığa Denzel Washington’un tüm ünlü tiradlarını bazen normal bir ses tonuyla, bazen de fısıldayarak kendi kendine konuşurmuş gibi doğallıkla söylemesinin katkısı büyüktür.

Saçı sakalı ağarmış, sinirleri yıpranmış, büyücülerle karşılaşmadan önce bile artık tükenmiş görünen 66 yaşındaki Denzel Washington, olasıdır ki sahnelerin ve beyaz perdenin gördüğü en yaşlı Macbeth’dir. Yakın dostu ve silah arkadaşı Banquo ile kazanmış oldukları savaşın ardından, sadece bedensel değil yaşamsal yorgunlukları yürüyüşlerine aksetmiş olarak, sislerin içinde var olduklarında Glamis Baronu Macbeth, karşılaştıkları cadıların kehanetinin ona son şansını, hep arzu etmiş olduğu ve de hak ettiğine inandığı İskoçya Krallığını getireceğinin farkındadır. Buz gibi bakışları, gülümseyişi ya da hiç gülümsemeyişiyle üç sayfalık bir tiradı duyumsatan 64’lük Frances McDormand, hem yaşı, hem olaylara bakış açısıyla Washington’a denk bir Lady Macbeth’dir ve karakterine, dünyaya bu rolü oynamak için gelmişçesine kusursuz bir yorum getirir.

Joel Coen’in genelde Shakespeare’in hem dilini hem konusunu koruduğu filmde, kehaneti karısıyla paylaşan Macbeth, onun ısrarlı teşvikiyle, olası süreci hızlandırmak amacıyla, herkesin sevdiği ve saydığı, şatosuna misafir gelen Kral Duncan’ı (mükemmel Brendan Gleeson) öldürmeye karar verir. Bir yandan akrabası olduğu, diğer yandan kendi mekânında katledilmesi şüpheleri üzerine çekeceği için, o güne kadar sadakatle hizmet ettiği kralını öldürmekten neredeyse vazgeçmek üzere olan Macbeth’i karısı büyük karalılıkla ikna eder. “Ya başarısız olursak?” diye sorar Macbeth. “Başarısız olursak?” diye cevaplar Lady Macbeth. 40 yıla yaklaşan kariyerinde canlandırdığı her karaktere kendinden bir şey katmış olan büyük oyuncu Frances McDormand’ın bu cevaba “halimize baksana, kaybedecek neyimiz kaldı ki” dermiş gibi eşlik eden o bakışı, Shakespeare’in kocasına göre iki boyutlu çizdiği bu kişiliğe müthiş bir derinlik katar.

Cinayetten sonra kendilerini tehlikede hisseden Duncan’ın oğullarının kaçışıyla İskoçya tacı Macbeth’e kalır. Giderek zalim ve baskıcı bir zorbaya dönüşen, paranoya ile vicdan azabının azar azar çıldırttığı Macbeth’in, cadıların kralların babası olarak selamladığı Banquo’yu öldürtmesi, Duncan’a sadık Macduff İngiltere’ye sığındığında onun karısıyla çocuklarını katletmesi ile durmaksızın çığırından çıkan kanlı bir döngü başlar.

Bu ölümcül döngü, cadılarla bir kez daha görüşen Macbeth’in Birnam ormanı Dunsinane’a yürümedikçe yenilmez olacağını ve bir anneden doğmuş hiç kimsenin onu öldüremeyeceğini öğrenmesiyle iyice çığırından çıkar. Ta ki Duncan’ın büyük oğlu Malcolm’un İngilizlerin desteğiyle kurduğu ordu kaleyi kuşattığında, askerler kamuflaj olarak kestikleri Binam ormanının ağaç dallarının altına gizlenerek Dunsinane’a yürüyene dek. Bu inanılmaz güzellikteki görkemli sahnenin ardından Macbeth’in, karısının ve çocuklarının intikamını almak için gelen, annesinin karnından kesilip alınmış olan Macduff’ın elinden ölümü gelir.

Joel Coen genelde Shakespeare’in özgün metnine sadık kalsa da, uyarlarken kimi önemli değişiklikler de yapar.

Hıristiyan Frances McDormand’la 38 yıldır evli olan, kendisi de evlatlık olan eşiyle birlikte 1995’de 6 aylık Paraguaylı Pedro McDormand Coen’i evlat edinen Yahudi Joel Coen, Trump sonrasının Amerika’sında ötekileştirme ve ayırımcılığa yer olmadığını yansıtmak istercesine, filmin en önemli rollerinden birkaçını siyahi oyunculara emanet eder, siyah ya da beyaz derili, İngiliz ya da Amerikalı ayırımı yapmaksızın, filmini müthiş bir takım oyunculuğu segileyen, çok dilli, çok renkli bir ekiple çeker.

Lord ve Lady Macbeth’i altmış yaşlarının ortalarına getirerek, ikilinin kendini yok etmesine sadece acımasız bir güç ve iktidar hırsının sebep olmadığını, aslı sorunun tarihteki hak ettiklerine inandıkları yeri elde etmek için zaman ve alın yazısıyla yarışmalarında olduğunu duyumsatır.

Bir başka radikal değişiklik de, Coen’in cadıları, su birikintisine çiftli gölgesi yansıyan tek bir kişiye, benzersiz Kathryn Hunter’a oynatmasıdır. Hunter’ın birbirinin tıpatıp aynı üç kız kardeşe dönüşerek yorumladığı Macbeth’le karşılaştığı iki sekans da görsel işitsel birer doruk, sinema tarihinin en tüyler ürpertici ve en başarılı “Macbeth Cadıları” bölümleridir.

Coen, 30’lu ve 40’lı yılların film noir / kara film türüne de bir gönderme yaparak, gerilime bir miktar gizem katar ve bu gizemi Shakespaere’in metninde cevaplanmamış iki soruyu cevaplayarak çözer. Birinci soru, “üçüncü katilin” kim olduğudur. Paranoyası doruğa çıkmış Macbeth’in Banquo’yla oğlu Fleance’ı öldürmek için gönderdiği iki katile güvenmeyip peşlerine taktığı üçüncü karakterin kimliği 420 yıldır Shakespeare uzmanlarınca tartışılır. Oyunun sonlarına doğru karşımıza uyurgezer olarak çıkan Lady Macbeth “Çık, mel’ un leke!” diye başlayan ünlü tiradıyla, yapılanların geri alınamayacağına duyduğu vicdan azabını dile getirir. İlk kez insancıl tarafı açığa çıkarken üzgün ve huzursuzdur ama, bu sahne ruhsal ve bedensel sağlığını yitirmemiş olan bir kadının bilinç altında baskıladıklarının rüyada su yüzüne çıkmasıdır. Hemen ardından Macbeth’e karısının öldüğü söylenir. Lady Macbeth’in neden ve nasıl öldüğü cevaplanmamış bir ikinci soru olarak kalır.

Joel Coen sorulara cevap vermek amacıyla, Shakespeare’in haberci olarak görevlendirdiği İskoç asili Ross’a (Alex Hassel) daha zengin bir kişilik ve daha kapsamlı bir rol verir. Macbeth’e Cawdor Baronu olduğunu müjdeleyen de Ross’dur, İngiltere’ye gidip Macduff’a karısının ve çocuklarının katledildiği haberin de o verir. Kâh Macbeth’in şatosunda, kâh karşı saflarda karşımıza çıkan Ross, herkesin birilerine hizmet ettiği o dönemde, sadece kendisine hizmet eden, hep kazanan tarafta olmayı başaran bir “her devrin adamı”dır.

Coen, filmde “üçüncü katilin” Ross olduğunu açıklar. Roman Polanski de, 1971 yapımı “Macbeth”inde bunu söylemiştir ama Coen, Ross’un cinayete fiilen karışmadan Banquo’nun kaçan oğlu Fleance’ın peşine düşerek onu yakaladığını gösterir. Çocuğa zarar vermediği ve yanına aldığı ancak finalde belli olur ki, Fleance’a kral olacağı geleceği, daima kazananın yanında olan Ross’un sağlayacağı hissedilir.

Ross bu finalden önce de, Macbeth’in kuşatıldığı şatoda, yüksek bir merdivenin tepesinde duran Lady Macbeth’e en alttan bakarken karşımıza çıkar. Öldüğü haber verildiğinde Lady Macbeth’i merdivenin en dibine serilmiş gösteren plan, Macbeth’in yıkımını hızlandırmak amacıyla Ross’un kadını öldürmüş olma olasılığını nerdeyse kesinleştirir. Finale girmeden önce Ross ulak olarak son görevini yapar ve Macbeth’in kesik başını ve tacını yeni kral Malcolm’a verir.

Görkemli stilize görselliği, Washington ve MacDormand’ın olağanüstü performansları ve tüm ekibin müthiş takım oyunculuğuyla “The Tragedy of Macbeth”, Welles’in ve Kurosawa’nın başyapıtlarını yanında yer almayı hak eden bir başyapıttır.

Sinemalarda, ya da paralı TV kanallarında vizyon tarihi hakkında bilgim yok ama, internette bluray’den aktarılmış parlak bir kopyası ve çok başarılı İngilizce ile Fransızca altyazıları bulunabiliyor. Sakın kaçırmayın derim.

Yönetmen / Senaryo : Joel Coen

Görüntü Yönetmeni : Bruno Delbonnel

Kurgu : Joel Coen, Lucian Johnston

Müzik : Carter Burwell

Oyuncular : Denzel Washington, Frances McDormand, Alex Hassell, Bertie Carvel, Brendan Gleeson, Corey Hawkins, Harry Melling, Moses Ingram, Kathryn Hunter, Miles Anderson, Scott Subiono, Brian Thompson, Stephen Root, Robert Gilbert, Richard Short, Sean Patrick Thomas

ABD / Tarihi-Biyografi-Dram / 105 Dk.

Film notum:
İLEThe Tragedy of Macbeth
KAYNAKThe Tragedy of Macbeth
Önceki yazıKoloni
Sonraki yazıFatma Girik

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz