Mucize 2 : Aşk

Mucizeler çoktur, ancak hiçbiri insan kadar olağanüstü değildir.  SOFOKLES

Sanatlar içerisinde acaba sinema kadar tartışılan bir başka alan var mıdır? Önce tiyatroyla mukayese edildi, sonra onun düşmanı görüldü, ardından sinemada biçim ve içerik tartışmaları başladı. Fransa başta olmak üzere Batı sinemasındaki yeni akım ve dalga hareketleri, bizde ise Yeşilçam‘ın gerçekliği ve dili üzerine tartışmalar ve son dönem ülke sinemasının özellikle konu bağlamında yaşadığı darlıklar, bunlar işte dünya ve ülke sinemasının dönem dönem kimi tartışma konuları olarak çıkar karşımıza.

Jean-Luc Godard, sinemada hiç denenmeyen bazı biçimsel yönelimlere halen eğilerek, kendi derdini anlatmaya çalışırken; İngiliz yönetmen Ken Loach son iki filmi “Ben, Daniel Blake” ve bu yıl gösterime giren “Sorry We Missed You” isimli filmleri ile bu kez asıl derdi olan kapitalizm cenderesindeki işçi sınıfının aile ve toplumsal çerçevedeki sorunlarını, belki de estetiği biraz geri plana atarak, gerçeği eğik bükmeden, dik bir şekilde anlatma gayretine düşüyor. Sinema yazarı Şenay Aydemir‘in Duvar’daki bir yazısında haklı olarak sorduğu gibi, pekiyi Ken Loach kimin için sinema yapıyor? Cevabını yine kendisi veriyor: işçi sınıfı için! Artık hiçbir estet değere hapsolmadan üstelik, ama yine de tamamen, her iki sinema adamının halen en değer verilen yönetmenlerden sayıldığını belirtmek gerekiyor.

Mahsun Kırmızıgül, kariyerine türkü söyleyerek başlayıp, tıpkı kendi kuşağından Özcan Deniz gibi son dönem çalışmalarını sinema üzerine devam ettiren bir sanatçı. Özcan Deniz daha çok romantik komedi janrında kendisine alan açarken; Kırmızıgül ülke meseleleri soslu, kişisel ve ailevi dramlarla, star isimlerle, Güney Kore sinemasının biçimselliği ve konu bütünlüğünde, duygu yüklü, mesaj kaygılı filmlerle yoluna devam ediyor. 2007 yılında “Beyaz Melek” filmi ile başlayan sinema serüveni, şimdi “Mucize-Aşk 2” ile devam ediyor.

Mucize-Aşk 2, her nedense açılış jeneriğinde 2. olduğu belirtilmeden işe başlıyor, bu durum ise devam filmi anlayışının sonradan yerleştirildiği şüphesini yaratıyor. Daha önceki Mucize filminden hareketle, güneydoğudaki bir aile babasının kendisinin hayatını kurtaran kişiye vefa borcu adına kızını gelin vermesi, ancak damadımızın engelli bir kişi olması şeklinde başlayan hikayenin devamı olarak izliyoruz bu son filmi. Film, engelli Arif karakteri (Mert Turak), eşi Mizgin (Biran Damla Yılmaz) ile birlikte İzmir/Foça’da daha önce köylerinde öğretmenlik yapan Mahir’in (Fikret Kuşkan) yanına gitmeleri ile başlar bu yeni hikayeye.

Serüven, çevrenin Arif’in güzel olan eşi Mizgin’in böyle bir kişi ile evlenmesini yadırgamaları ile devam eder. Bu durum gittikçe yayılır, çocuklar, tütün işi ile uğraşan kadınlar, sinema ve sahildeki müşteriler hep beraber, gerçekliğe aykırı olarak bu birlikteliğe tavır alırlar. Tüm bu ifratlı bakışlarla simgeleşen dışlama, tecrit etme hali, tam bir abartı sanatı örneği olarak karşımıza çıkar. Sonra kasaba çocukları! Bu çocuklardan neler çekmez ki Arif ah! Bahattin (Erdal Özyağcılar) rolündeki kasaba sakini ise sinemacıdır, sonra öğreniriz ki, kendisinin de Girit’te, mübadeleden kalan bir yarası vardır, hatta sinemasının bile ismini taşıdığı Adanır’dır bu.

Arif’in çocuk sahibi olması, sonra iyileşmesi süreci ve Mahir’in başına gelenler. O kadar çok sorunla iki saatte boğuşuyorsunuz ki, “artık yeter, bu dert fazla Allahım!” diye bağırasınız geliyor. Gerçekten sinema salonunda bir kaç kez benim gibi sabırlı birisi bile artık pes kıvamına geldiyse, gerisini size bırakıyorum. Engellilerin dışlanmasından, Kürt meselesine, mübadele dramlarından, eğitim yaklaşımlarına, Cinema Paradiso öykünmesine kadar her bir alan ve başlık artık sizi çok yoruyor, çünkü ele alınış yaklaşımı oldukça sorunlu ve sathi. Üstelik filmin içerik itibari ile o kadar boşluk içeren kısımları var ki, artık buna da pes diyesiniz geliyor.

Ege konuşmaları o kadar yapay ve sonrasında değişken ki bu ağız kesinlikle Ege ağzı değil bir kere, Ege ağzı bu şekilde bir süre sonra da düzelmez zaten. Karakterler hele, Arif’in mucizevi şekilde iyileşmesi, ancak ilkel toplumların bilim dışı metodları ile yarışır seviyede sunuluyor bize. Radyo dış sesleri mi dersiniz, oraya koyarsınız Nazım Hikmet‘in vatan haini olduğunu, Kennedy suikastini, Neil Armstrong‘un Aya Yolculuğunu, buradan yıl geçişkenliğini iyi sağladığınızı sanırsınız. “Naim” filmine benzer maddi hataları ise saymıyoruz bile.

Sinema afişlerinin yıllar ile uyumsuzluğu mesela. Devam edilmeye müsaade varsa, kasaba sinemasının ihtişamlı, localı halini görmemizi mi sayalım, yoksa yılbaşı balosunun Rus romanlarındaki subayların valsini aratmayan halini mi ya da toplu twist dansını mı, bu dans o kadar yapay ve kötü ki, Bodrum’da ağzında sakızla sirtaki yaptığını sanan birisi bile daha tercih edilir seviyede bana kalırsa. Kaldı ki 1970’lerde, küçük bir Ege kasabasının bu kadar Amerikanvari sunulmasının tuhaflıkları, ahalinin bu kertede dünya sinemasındaki replikleri sıralayacak kadar yetkinlikleri de bir başka acayiplik durumu.

Kırmızgül’ün filmlerinde adet edindiği koro şeklindeki toplu haykırışlar, hele Mahir hocaya öğretmenlerin toplu seslenmelerinin efsane Mahmut hocalı “Hababam Sınıfı” etkisini yaratma düşüncesi, tamamen karton ve yapay unsurlar olarak çıkıyor önünüze bir bir. Tüm bu haller, oryantalist bir bakışın yansımasına benziyor. Batının gizemli Asya ya da Uzak Doğu veya Osmanlı tasavvurları, bu toprağın çocuğu Mahsun’da artık tuhaf bir yabancılaştırıcı etki olarak karşınıza çıkıyor.

Bu film ve genel olarak Kırmızıgül sineması, her ne kadar filmde Yılmaz Güney‘i 1970 tarihli “Umut” filmiyle görsek de, Yılmaz Güney’in bu topraklardan beslenen hiç bir öğesini içinde barındırmıyor maalesef. Filmde ne işçi var, ne gerçek çocuk, ne kasabalılar. Çocuk çocuk değil bu sinemada. Haşin çocuklardan birisinin babasının sonrasında özür dileme şekli, bunun öncesi yine suni bir öğe olarak sunuluyor. Kent ise fon olarak bizi kendisine asla çekemiyor. Adanır ile Bahattin’in buluşmaları, sonra kentten ayrılmaları, Mahir öğretmenin kızı Beren’in (Melis Sezen), kasabaya sonra gelen Bozat’ın (Mahsun Kırmızgül) oğluyla filme eklemlendiği oldukça belli ilişkiye başlamaları, yaşanan kaza, hep işte bu sayılanların bitmez devamı olarak, sekans sekans bıkmadan geliyor.

Görüntüler drone eşliğinde, zaman zaman kamera Arif karakterinin gözü ile yansıtılarak verilmeye çalışılsa da, bütünlüğe asla hizmet etmiyor. Drone ile uygun bir panoromik, pitoresk oyunlarla görünüm arzulama, dizi estetiğinin bir başka yansıması olarak çıkıyor karşımıza. Filmde baskın renk tonu kullanımları, karakterler arasına ya yakamozun ya da güneşin tıpkı yine Mahsun Kırmızgül‘ün 2009 tarihli “Güneş’i Gördüm” filmindeki karakterlerin arasına serpilmesi, artık tekrarlanan bu ritüeller, Mahsun sinemasının sonunun işaretleri gibi geldi filmi izlerken.

Filmin tek artı hanesi Erdal Özyağcılar, Mert Tutak, Fikret Kuşkan, Şenay Gürler‘in, ayrıca kısa rolüyle Mahsun Kırmızgül‘ün sırıtmayan oyunculukları ile araya serpiştirilen iç acıtıcı melodi olarak görünüyor. Ancak yine de sanırım artık Kırmızgül ve izleyici olarak sinema zevkimizin kaçmaması için bizler adına da en doğru olanı, sanatçının bu alanı “benden bu kadar kardeşim” diyerek en azından bir süre sinema anlayışlarını takip ederek ara vermesi olacak. Bu bir bakıma kimi felsefi anlayışlarındaki zorunluluğun kavranması gibi bir şey. Zira tüketilecek ve işlenmemiş bir alan bırakılmamış durumda Kırmızıgül sinemasında.

Sinemamızın zaman zaman tam dillendirilmeyen tıkanıklığı da tam anlamıyla bu zaten. Elveda Türkiye sineması dememek için, tıpkı İran sinemasında olduğu gibi, hikayeyi hikaye olarak değil, hakikatin tam bir vasıtası olarak, ete kemiğe bürünerek anlatmaktan geçilmesi isteniyorsa, ki aksi hal zaten dizi oluyor, bu da ziyadesiyle bulunuyor örnekleriyle, sinemayı bu gibi mucize sınanmalarına bırakmamak gerekiyor. Sinema zaten kendi başına bir mucizedir, başka mucizeleri gereksinmemektedir zira…

Yönetmen / Senaryo : Mahsun Kırmızıgül

Müzik : Tevfik Akbaşlı, Yıldıray Gürgen, Mahsun Kırmızıgül

Görüntü Yönetmeni : Soykut Turan

Oyuncular : Mert Turak, Fikret Kuşkan, Erdal Özyağcılar, Şenay Gürler, Ali Sürmeli, Metin Yıldız, Suna Selen, Deniz Oral, Biran Damla Yılmaz, Levent Sülün, Melis Sezen, Sera Tokdemir, Sinan Çalışkanoğlu, Deniz Özerman, Meray Ülgen, Erol Aksoy, Mahsun Kırmızıgül

Türkiye / Dram-Komedi / 128 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here