Ölümcül Makineler  /  Mortal Engines

Distopik bir dünyada iktidar savaşı…

Bu hafta sinema salonlarımıza uğrayan ‘Ölümcül makineler’, bilimkurgu ve macera türlerini harmanlayan, aynı zamanda da ucundan, kıyısından politik mesajlar vermeye çalışan, şık ama bizce sığ bir yapım. Film ne zaman ki ihtişamlı görsel dünyasını bize sunuyor, seyirci olarak kendimizi, doğal olarak oyalayıcı hatta belli ölçülerde ilginç bir dünyada buluyoruz. Ancak filmin bizce daha önemli olabilecek yanı, yani verebileceği sosyal ve politik mesajlar biraz rafa kaldırılmış gibi duruyor. Her ne kadar filmin bu yanı, hikaye ilerledikçe biraz ortaya çıksa da sonuç olarak karşımızda olan yine görsel gücü yüksek, büyük bütçeli ancak bizce benzerlerinden çok bir farkı olmayan bir bilimkurgu filmi…

Gelecekte ki, distopik bir dünyada, büyük bir felaket yaşanmış ve bütün medeniyetler yok olmuştur. Hayatta kalabilen insanlar, dev çorak bir alana dönen dünyada, dev robotlar gibi hareket edebilen, mobil şehirlerde (!) yaşamaktadırlar. Bunların en büyüklerinden biri Londra’dır ve diğer küçük şehirler tarafından ‘predator’ olarak adlandırılmaktadır. Çünkü Londra çok büyük bir mobil şehirdir ve diğer küçük şehirleri yutarak (!) bünyesine katmaktadır. Londra şehrinde alt sosyal tabakaya ait olan Tom Natsworthy, ele geçirilen şehirlerin birinde tehlikeli bir kaçak olarak yaşayan Hester Shaw ile karşılaşır. Başarısız bir suikast girişiminden sonra bu iki karakter de dev bir çöl olmuş dünyaya düşerler ve hem hayatta kalmaya hem de birbirlerini daha iyi tanımaya, sakladıkları sırları öğrenmeye çalışırlar…

Londra’nın başı: Thaddeus Valentine

Bilindiği gibi distopik bir dünyada geçen bilimkurgu filmleri son yıllarda Hollywood sinemasının favorileri arasında yer aldı. Aslında ‘Ölümcül makineler’ bu tükenmiş dünyada dolaşan mobil şehirleri konu olarak seçerek ilgi çekici bir giriş sunuyor. Bu ilk dakikaların şaşkınlığından sonra filmin ana merkezinde yer alan şehirdeki işleyişi ve ana karakterleri tanıyoruz. Filmin iki başkarakterinden sonra dikkatimizi çeken bir diğeri, kuşkusuz Londra’nın iki liderinden biri olan Valentine oluyor.

Ancak tam bu anda ilk hayal kırıklığımızı yaşıyoruz çünkü bu karakter, esrarengiz ve çok katmanlı gri bir karakter olma potansiyeline sahipken, kötü yanını hemen ortaya çıkarıyor ve kendisi hakkındaki bütün soru işaretlerimizi siliyor. O zaman biz de seyirci olarak filmin asıl ‘kötüsünü’ yerini oturtup iki ana karakterimizle ilgilenmeye başlıyoruz. Dünyadaki direnişçilerden biri olan Hester geçmişinde sır taşıyan, politik bir karakterken, Tom çok daha saf, apolitik, yaşadığı dünyadan şikayetçi olmayan ama vicdani açıdan duyarlı bir kişi gibi sunuluyor. Bu iki karakter beklenmedik bir şekilde buluşunca birbirlerini besliyorlar. Hester, Tom’u daha politik ve özgüvenli bir hale getiriyor, Tom ise Hester’ın daha vicdanlı ve duyarlı bir insan olmasını sağlıyor.

Hadi gel, şehrimize geri dönelim!

Yönetmene sadece karşılıklı etkileşimde iki ana karakter yetmiyor ve filmini asıl güçlü olduğu tarafa yani görsel yana çekiyor. Londra adındaki mobil dünya kötü çizilmemiş olsa da diğer fantastik dünyalardan çok daha farklı olduğu söylenemez. Öne çıkan özelliği belki de eski dünyadan bazı yapıları taşıması (örneğin Sistin kilisesi (!)) ve yutulan şehirlerdeki teknolojik parçaların (o dönem için eski olan bilgisayar parçaları) o dünyada çok değerli olması…

Bu noktada film, ufak bir ilginç açılım yakalıyor: eski teknolojiler bu çok ilerideki gelecekte çok önemli… Hatta doğal kaynakları tükenmekte olan bir dünyada, yeni iktidarı belirleyecek derecede önemli bir enerji kaynağı. Nitekim bu büyük, mobil Londra şehri, en büyük düşmanı ve son yerleşik şehre karşı savaş açmayı düşünürken bu eski teknolojiden yararlanmayı düşünüyor…

Politik arka plan…

Filmde, başta da belirttiğimiz gibi bir politik arka plan da var… Örneğin, önüne çıkan her küçük şehri yutan Londra şehri, kapitalizmin gelecekteki modeli gibi görünebilir. Bu şehir içine kattığı (!) diğer küçük şehirlerdeki insanları öldürmüyor ancak onlara ikinci sınıf vatandaşlar gibi görüp, sömürmenin yollarını arıyor. Bu insanları mülteciler gibi de görebiliriz, gelecekteki üçüncü dünya vatandaşları gibi de…

Finaldeki çarpışmada son yerleşik şehir, başka bir deyişle direnişçiler şehri, daha çok Uzak Doğuluların kalesi, Londra ise batılı bir imparatorluk gücü gibi resmediliyor. Ancak film yine de bu söylemlerin sonuna gitmekten imtina ediyor, bütün bu konuları ve tarafları muğlak bırakıyor. Sanki yönetmenin sürekli ‘Politikaya fazla dalmayayım! İşin görsel yanına ağırlık vereyim!’ der gibi bir tutumu var… Belki de kendi açısından haklıdır ve filminin aslında böyle bir iddiası yoktur. Ancak bizce o zaman hiç böyle göndermelere gerek yoktu!

Oyuncular görevlerini layığıyla yapıyorlar… Çok özel bir performans sergilemeseler de karakterlerine belli bir inandırıcılık katıyorlar. Bizim canımıza sıkan tek nokta Stephen Lang (Avatar’ın acımasız albayı!) gibi bir oyuncuyu, bir robota çevirerek minimum düzeyde kullanmış olmaları…

Ölümcül makineler’ bizim pek hazzetmediğimiz ‘Transformers’ serisinin başlattığı teknolojik olanakları kullanan, oyalayıcı, göz doldurucu ancak kendi türünde ciddi bir iz bırakmayacak bir bilimkurgu denemesi… Bilimkurgu filmlerinin koşulsuz meraklıları için ise, yine de kötü bir tercih sayılmaz…

Yönetmen: Christian Rivera

Oyuncular: Hera Hilmar, Hogo Weaving, Robert Sheehan, Jihae, Ronan Raftery, Leila George, Patrick Malahide, Stephen Lang…  Ülke: ABD

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here