Romanya Sinemasına Genel Bakış 1

2021 Berlin Film Festivali’nin büyük ödülü Altın Ayı’yı kazanan Radu Jude’nin olağanüstü son filmine ait izlenimlerimi yazarken, Türk Sinema izleyicisinin ticari gösterime çok sık girmemiş olan Romanya Sinemasıyla ilgili olarak pek fazla bilgi sahibi olmadığını düşündüm. Bu sebeple, Jude’nin “Babardeala cu bucluc sau porno balamuc / Talihsiz Düz..me ya da Kaçık Porno” filminin yazısına eşlik etmek üzere Rumen Sineması üzerine bir araştırma ekliyorum.

Geniş Slav coğrafyasının ortasında, 238,391 km²’lik bir alana yayılan Romanya, yıllar boyu farklı ülkelerin ve halkların boyunduruğunda yaşar, çeşitli baskılara maruz kalır. Antik çağda gümüş ve altın açısından çok zengin olduğundan Roma İmparatorluğunun en önemli sömürgelerinden biri olur. Bu sebeple, bölgenin tamamında Slav dillerinin yaygın olmasına karşın, hâlen Moldova ve Romanya’da Latin kökenli Rumence dili konuşulur. Her iki ülke Francophonie ve Latin Birliğine de üyedir.

Roma hegemonyasından günümüze pek çok istila görmüş olan Romanya’da ilk devletler 14. yüzyılda kurulur, ülke 15. ve 16. yüzyıllarda Osmanlı egemenliğine girer, egemenlik XIX. yüzyılın sonlarına kadar devam eder. I. Dünya Savaşı’nda Romanya Almanya’ya yenilir ama, Almanya İtilaf Devletlerine yenilince şansı değişir ve Bukovina ile Transilvanya, Versailles Barış Antlaşması’nda Romanya’ya verilir. 1940 yılında Sovyetler Birliği Romanya’ya bir ultimatom vererek Besarabya ve Kuzey Bukovina’yı geri ister, Romanya da bu toprakları SSCB’ye verdiğinden, II. Dünya Savaşı’na topraklarını geri alabilmek amacıyla Almanya tarafında girer. Savaş sırasında İon Antonescu’nun mareşal, başbakan ve “Millî Şef” olarak kurduğu Nazi yanlısı faşist diktatörlük sırasında çok sayıda Roman ve Romanyalı Yahudi öldürülür. 1944 yılında Kızıl Ordu Romanya’yı işgal eder ve 1947’de komünist Romanya Halk Cumhuriyeti kurulur. Rumen Komünist Halk Mahkemesi tarafından ölüm cezasına çarptırılan Antonescu savaş suçlusu olarak kurşuna dizilir.

Yönetmen RADU JUDE / KAÇIK PORNO

Sömürgesi olmayan ama kendi topraklarında petrolü bulunan az sayıda ülkeden biri olarak Sovyetlerin refah seviyesi en yüksek ülkelerinden Romanya’yı 1965’ten itibaren yöneten Nicolae Ceauşescu‘nun iktisadi ve kalkınma politikalarını ülkenin doğal kaynaklarını aşırı zorlayarak uygulatması kıtlığa ve yoksulluğun artışına neden olur, dış borçlar çok yüksek boyutlara ulaşır. Bu borçların kapatılması için yapılan kemer sıkma politikaları, gıda maddelerinin karneye bağlanması, evlerin 14° den fazla ısıtılmasının yasaklanması, ülkenin tarım ve sanayi ürünlerinin büyük bölümünün 1982’den itibaren ihraç edilmeye başlanması, Parlamento Sarayı gibi debdebeli ve gereksiz inşaat projeleri ve 13,000 köyden 6,000’inin boşaltılıp yıkılması ve burada yaşayanların yeni kurulan apartmanlara zorla yerleştirilmesi gibi kararlarla hoşnutsuzluk doruğa çıkar. 1988’de Sovyetler Birliği’nde uygulamaya konan açıklık / glasnost ve yeniden yapılanma / perestroyka politikaları sayesinde birlik ülkelerinin çoğu demokrasiye yumuşak geçiş yaparlarken, bu geçiş süreci Romanya’da çok kanlı olaylara gerçekleşir.

Kasım 1989’da Romanya Komünist Partisi’nin 14. Kongresi’nde Ceauşescu yeniden parti genel sekreterliğine seçilir ve parti ile hükümet üzerindeki sıkı denetimini sürdürmek için katı politikalar izlemeye başlar. Bu, bardağı taşıran son damla olur ve başlayan ayaklanmalar kısa sürede başkent Bükreş’e sıçrar. 21-22 Aralık gecesi yer yer ordu birliklerinin de desteklediği isyancılarla Ceauşescu‘nun gizli polis gücü Securitate arasında şiddetli sokak çatışmaları başlar. 22 Aralık’ta hareket bütün ülkeye yayılır; ordu birlikleri tamamen ayaklanmacıların safına geçer. Aynı gün Ceauşescu ve karısı Elena bir helikoptere binerek Bükreş’ten kaçarlar ama çok geçmeden yakalanırlar. İkili, 25 Aralık 1989’da, kitle katliamı, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, vatana ihanet ve kamu malını zimmetlerine geçirme suçlarından idama mahkûm edilir ve aynı gün kurşuna dizilir. Hemen ardından çok partili yaşama geçilse de Ceauşescu‘nun eski yandaşı Ion Iliescu, 2004 sonlarına kadar ülke yönetimini elinde tutar olayların durulması yıllarca sürer. Romanya’nın yakın tarihine bu kadar fazla yoğunlaşmamın nedeni, bu konunun modern Romanya sinemasındaki yerinin çok önemli olmasında.

Bir zamanlar Doğu Avrupa’daki en büyük sinemalara ev sahipliği yapan Romanya’da ilk film gösterimleri 1900’den önce başlar ve İkinci Dünya Savaşı’na kadar oldukça üretken ve hareketli bir sinema hayatı gelişir. II. Dünya Savaşının ardından çoğu Demir Perde ülkesinde olduğu gibi bu ülkede de sinema öncelikle bir propaganda aracı olarak görülmeye başlar.

Yönetmen CRİSTİ PUİU / BAY LAZARESCU’NUN ÖLÜMÜ

Sanatın “S”sinden habersiz bürokratların elinde kuramsallaşamayan, özgün bir sinema dili geliştiremeyen Romanya’nın, yeni yüzyılın başlarında sadece Avrupa’nın değil, dünyanın en heyecan verici ve çarpıcı sinema merkezlerinden biri olarak ortaya çıkacağı on yıl önce söylenmiş olsaydı bu sav en azından “zorlama” olarak nitelendirilirdi.

Ancak son yıllarda olağanüstü kabiliyetli bir genç yönetmen kuşağı, hem uluslararası eleştirmenlerin seçkilerinde hem de en prestijli festivallerde boy göstermeye ve önemli ödüller kazanmaya başlar. En saygın kültür kurumlarına saldırmayı bile göze alan bu gençler, son yılların en gözü pek ve yenilikçi ulusal sinemalarından birini oluştururlar. Yeni yüzyılla beraber Rumen Sineması yepyeni bir güçle su yüzüne çıkar. 2001’de Cristi Puiu ilk filmi Marfa şi banii ve 2002’de Cristian Mungiu Occident ile Cannes’da Yönetmenlerin 15 gününde yarışırlar, 2005’de Puiu’nun ikinci filmi Moartea domnului Lazarescu / Bay Lazarescu’nun Ölümü Un certain regard” ödülünü, 2006’da Corneliu Porumboiu’nun A fost sau n-a fost? / 12.08 Bükreş’in Doğusu, Altın Kamera ödülünü kazanırlar.

Catalin Mitulescu’nun ilk filmi Cum mi-am petrecut sfarsitul lumii / Dünyanın Sonu Geldiğinde Neler Yaptım? (2006) baş kadın oyuncusu Doroteea Petre’ye Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü getirir. 2007’de Cristian Nemescu‘nun California Dreamin‘ filmi bir kez daha “Un certain regard” ödülünü kazanırken Cristian Mungiu, 4 luni, 3 săptămâni şi 2 zile / 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün ile FİPRESCİ ve Altın Palmiye ödüllerini alarak Palmiye’yi ilk kez ülkesine kazandıran Rumen yönetmen olur. Florin Şerban, ilk filmi Eu cand vreau sa fluier, fluier / Islık Çalmak İstersem Çalarım (2010) ile Berlin Film Festivalinde Gümüş Ayı (Jüri Büyük Ödülü) ve yenilikçiliği için Alfred Bauer Ödülünü alır. İlk uzun metrajı Cea mai fericita fata din lume / Dünyadaki en Mutlu Kız (2009) ile Berlinale Forum’da CICAE ödülünü almış olan Radu Jude, üçüncü filmi Toata lumea din familia noastra / Ailemizde Herkes (2012) ile Saraybosna Film Festivali’nin büyük ödülünü, Aferim! (2009) ile Berlinale En iyi Yönetmen Ödülünü kazanır.

Călin Peter Netzer 2013 Berlinale’de Pozitia Copilului / Çocuk Pozu ile FİPRESCİ ödülünü alır ve ülkesine ilk Altın Ayı Ödülünü getirir. 2012’de Cannes’da Dupa dealuri / Tepelerin Ötesi ile oyuncuları Cosmina Stratan ve Cristina Flutur’a En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran Cristi Puiu, son filmi Bacalaureat / Mezuniyet (2016) ile Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü alır. 2018’de Adina Pintilie ilk uzun metrajı Nu ma atinge-ma /Dokunma Bana ile Berlinale’de En İyi İlk Film ve Altın Ayı ödüllerini kazanır. Ve son olarak Babardeala cu bucluc sau porno balamuc / Talihsiz Düz..me ya da Üşütük Porno ile Radu Jude, Berlinale’den Romanya’ya bir Altın Ayı daha getirir.

Yönetmen RADU JUDE / AFERİM !

Katıldıkları uluslararası festivallerde başarılarını hâlen devam ettiren Genç Rumen sinemacıların ayrıntılı incelemesine girmeden önce, bu kuşağın önünü açan, Sovyetler döneminde başladığı sinema serüvenini hâlen sürdürmekte olan, özgün, vahşi ve aynı zamanda umut dolu ve yakıcı sinema diliyle Lucian Pintilie’den söz etmek gerekir. Bükreş’in ünlü tiyatro yönetmenlerinden olan 1933 doğumlu Pintilie, ilk filmi Duminica la ora 6 / Pazar Saat 6’da’yı 1965’de çeker. Bu imkânsız bir zamanda gelişen imkânsız aşk öyküsü, herhangi bir baskı rejiminde geçiyor olsa da, Rumen Sansürünün keyfini öyle bir kaçırır ki, yönetmen ikinci filmi Reconstituirea / Yeniden Canlandırma filmini çekebilmek için 4 yıl beklemek zorunda kalır. Mezuniyet eğlencesinde sarhoş olup barmeni döven iki genci mahkûm etmek yerine, yapmış olduklarını alkolün zararları üzerine çekilecek bir filmde yeniden canlandırmalarına karar veren hâkimin filmi de yönetmesini anlatan Yeniden Canlandırma, gösterime girer girmez yasaklanır. 1970’de kaçak olarak gösterildiği Cannes’da büyük övgüler alan bu başyapıt, günümüz sinema yazarları tarafından tüm zamanların en iyi Rumen filmi seçilir.

Pintilie için artık sürgün yılları başlar. Anton Çehov’un Palata No. 6 adlı kısa öyküsünden uyarladığı Paviljon VI / VI no.lu Koğuş’u (1973) Yugoslavya’da çeker.

Ion Luca Caragiale’nin aynı adlı oyunundan esinlendiği, yazarın klasik ve doğrusal öyküsünü başka kısa öykülerini de kullanarak zikzaklar çizen bir senaryoya dönüştürdüğü De ce trag clopotele, Mitica?/ Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Mitica? yı çekmek için tekrar Romanya’ya dönse de, küçük burjuva ortamında geçen film “güçlü gerici ve yıkıcı potansiyeli” sebebiyle yasaklanınca, ülkesini terk edip Fransa’ya yerleşir. Ceauşescu‘nun ölümünden sonra, 20 yılı aşkın bir sürgünün ardından evine dönen Pintilie, Romanya’da yaşam ve anlamsızlıkları üzerine çarpıcı filmler yapmaya devam eder. İlk olarak, Ion Baiesu’nun romanından kendi uyarlamış olduğu, çok yakın geçmişe ait absürt-gerçekçi kara komedi Balanta / Meşe Ağacı’nı (1992) çeker. Romanya’nın muallaktaki geleceği üzerine bu gülünç meselin ardından, Petru Dumitriu’nun romanından uyarladığı, 1920’li yıllarda iç karartıcı bir hudut garnizonunda iki düzgün ve namuslu insanın bir kaybet-kaybet pozisyonuna düşmesinin anlatıldığı Un Eté İnoubliable / Unutulmaz bir Yaz (1994) gelir. Öykü ironik bir şekilde, o günleri yaşamının en güzel yazı olarak anımsayan çiftin küçük yaştaki oğlunun gözünden anlatılır. Dönemin devlet başkanı Ion Iliescu’nun1990’da barışçıl protestoculara saldırdıkları için teşekkür ettiği “madenci olayları” fonunda geçen Prea târziu / Çok Geç (1996) filminden sonra Pintilie, komünizm sonrası Romanya’nın ve yeni kapitalist zihniyetin ayrıntılı bir analizi olan Terminus Paradis / Son Durak Cennet (1998)’i çeker.

Yönetmen LUCİAN PİNTİLE / PAZAR SAAT 6’DA

2001’de Lucian Pintile, Romanya’nın karanlık geçmişine bir yolculuğa çıkarak, Dupa amiaza unui tortionar / Bir İşkencecinin Öğleden Sonrası ile objektifini komünist yönetimin ilk yıllarında işlenmiş olan siyasal suçlara yöneltir. Bu suçlar on yıllarca söz konusu bile edilmemiş, kurbanların çoğu da ölmüştür. Vicdanının sesini dinleyerek konuşmaya istekli olan sadece işkencecinin kendisi kalmıştır. Ancak etrafındakiler onu dinlemeye hiç hevesli değildirler; özellikle yeni rejimin yeni zenginleri olan eski işverenleri onu susturmaya çalışırlar.

Pintile’nin kötücül ve saldırgan bir mizah duygusuyla Romanya gerçekliklerinin analizini yaptığı belki de en iyi filmi Niki Ardelean, colonel în rezerva / Niki Ardelean, Emekli Albay (2003), komünist yönetimden demokrasiye geçiş sürecinde hem toplumsal konumu hem de maddi durumu alt üst olan ve artık uyum sağlayacak ya da sıfırdan başlayacak gücü kalmamış olan yaşlıların isyanını anlatır. (Şimdilik) son filmi Tertium non datur / Üçüncü bir Olasılık Yok (2006) ile II. Dünya Savaşı yıllarına dönen Pintilie, o yılların ahlaki belirsizliklerini, siyah ya da beyaz kararlar vermenin imkânsızlığını 39 dakikalık bir başyapıta sığdırır. Savaşın sonlarına doğru, henüz müttefik olan Alman ve Rumen subayları arasında geçen ve bir şeyin aynı anda hem doğru, hem yanlış olma ihtimallerinin ele alındığı tartışma, Alman subayın toplama kampında bir Yahudi’den satın almış olduğu çok değerli iki posta pulu ile ilgilidir. Alman, pulları çok ucuza kapattığı için yanlış davrandığını söyleyerek kendisini eleştiren Rumenlere aslında doğru bir iş yaptığını, vermiş olduğu para ile Yahudi’nin kamptan kaçarak Vad edilmiş Topraklara doğru yola çıkmış olduğunu ve böylece adamın hayatını kurtarmış olduğunu söyler.

Bazı Yahudi’lerin Romanya’da sağ kalmasını sağlayan, ancak bunun için onlara olağanüstü fahiş bedeller ödeten Rumenlerin de durumu aynı değil midir?

Yönetmen Radu Mihăileanu / YAŞAM TRENİ

Rumen Yeni Dalgasına odaklanmadan önce, 1958’de Bükreş’de doğan, ancak tüm filmlerini Fransa’da çeken bir sinemacıdan, Radu Mihăileanu’dan da söz etmek gerekir. Radu, Yiddiş konuşulan bir Yahudi ailesinde doğmuş. Komünist bir gazeteci olan babası Mordechaï Buchman, Nazi çalışma kamplarından döndüğünde adını olabildiğince Rumen tınılı Ion Mihăileanu olarak değiştirmiş. Yeni adı altında yazmış olduğu ve 1940’ların faşist yönetimi ile mücadele eden iki yeni yetmenin öyküsü olan senaryoyu Lucian Pintilie, ilk filmi Duminica la ora 6 / Pazar Saat 6’da adıyla filme almıştır.

Radu Mihăileanu 1980’de Ceaucescu yönetimindeki Romanya’yı terk eder. İsrail üzerinden vardığı Paris’de IDHEC’den mezun olur. Marco Ferreri, Fernando Trueba, Nicole Garcia ve Edouard Niermans gibi önemli yönetmenlerin asistanlığını yapar.

Rejim muhalifi bir yazarın, hapisten kurtulmak, yaşamını ve mesleğini sürdürmek için dikta rejimi ile işbirliği yapmasının öyküsü üzerinden, toplumsal tarihin dişlilerine takılan bir adamın acılarını anlattığı ilk filmi Trahir / İhanet Etmek (1993), Montreal Film Festivalinde “Grand Prix des Amériques” ödülüne lâyık görüldüğünde ödülü “bu onların da öyküsü olabilirdi” diyerek ailesine ithaf eder.

 

Yönetmen Cãlin Peter Netzer / ÇOCUK POZUBir Orta Avrupa Yahudi topluluğunun toplama kampına gönderilmemek için kendi sürgünlerini düzenlemelerinin destansı öyküsü olan ikinci filmi Train de Vie / Yaşam Treni (1998) Venedik’te FİPRESCİ, Sundance’de Halk Jürisi Ödülü ve İtalya’da En İyi Yabancı Film David di Donatello ödüllerini kazanır. Çılgın bir güldürü olarak gelişen ancak toplama kampında, köyün delisi Schlomo’nunn kameraya öykünün tamamen kendi kafasında kurguladığını söylemesiyle biten Yaşam Treni için Mihăileanu, filminin hem ölenler ve kalanlar için bir saygı duruşu, hem de Güney Amerika’nın ücra bir köşesinde nefes almaya devam eden eski Nazilere karşı bir direnme hareketi olduğunu söyler ve Nazilerin tüm çabalarına rağmen sistematik soykırımın başarısız olduğunun, bedensel ve ruhsal ölümün gerçekleşemediğinin ve asıl hayatta kalanın taşkın Yahudi Mizahı ile Yahudi Kültürü olduğunun altını çizer.

Mihăileanu, üçüncü filmi Va, Vis et Deviens / Bir Şans Daha (2005)’da aynen Trahir’de yapmış olduğu gibi toplumsal bir kaderi bireysel bir yolculuğa çevirir. Yahudi sanıldığı için hayatı kurtulan fakat köklerinden de koparılan Etiopya’lı bir çocuğun, kökenlerini ve kimliğini arayışının destansı öyküsü, genç adamın bir parçası haline gelmiş olduğu İsrail Devleti’nin öyküsüne karışır. Bir çocuğun gözünden, onun olgunlaşma yolculuğu süresince Mihăileanu, İsrail’in kültür çeşitliliği, kimlik sorunlarını ve siyasal kasılmalarını mercek altına alır.

Mihăileanu’nun dördüncü filmi Le Concert / Konser (2009) beklentilerin epey gerisinde kalan bir çalışmadır. Konser, Yahudi müzisyenlerini işten çıkarmamış olduğu için gözden düşen eski bir orkestra şefinin sahte bir Bolşoy Orkestrası’nı Paris’te konsere götürmesinin öyküsü, klişelerin peş peşe dizildiği, Yahudilerin, komünistlerin, çingenelerin, özellikle de Paris’e iner inmez barbar bir votka tüketicisi sürüsüne dönüşen Rusların bol bol payını aldığı bir filmdir. Büyük ticari başarısına rağmen, bu sığ ve derinliksiz “Çaykovski’li Yeşilçam Filmi”, sanırım ki yönetmenin yaptığı ve yapacağı en kötü iş olarak kalacaktır

2011’de Cannes’da görücüye çıkan son filmi La Source des femmes / Kadınların Kaynağı ile, Ortadoğu’nun ücra köylerindeki erkek-egemen toplumlarda, erkeklerin kadınların cehaletinden faydalanarak onlara hükmetmesini eleştiren Mihăileanu, Aristophanes’in Lysistrata’sından ödünç aldığı konusuna keyifli bir yorum getirir

Yönetmen Catalin Mitulescu / Dünyanın Sonu Geldiğinde Neler Yaptım?

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here