Sen Ben Lenin

Kasabada Bir Heykel Dolaşıyor: Lenin Heykeli

Orijinal Metin: Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşıyor : Komünizm Hayaleti (Komünist Manifesto)

Olayı okuyucularımız arasında yaşı itibariyle hatırlayanlar çıkacaktır. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından denize atılan bir Lenin heykeli, iki yıl sonra Düzce‘nin Akçakoca ilçesinde sahile vurur. 2000’li yılların Akçakoca Belediyesi, ilçede turizmi geliştirmek düşüncesiyle Lenin heykelini kentin önemli bir noktasına dikme kararı alır. Ama bu tasarı çeşitli nedenlerle hayata geçmez. Ve heykel günümüzde olduğu yere yani belediyenin deposuna kaldırılır.

Evet, “Sen Ben Lenin” bu gerçek hikâyeden yola çıkıyor. Ancak bu kez kurguyu farklılaştırarak, onu ters yüz ederek… Şimdi heykel başbakanın da katılımıyla belediye tarafından tam törenle açılışa hazır hale getirilecekken, kısa bir süre kala çalınır. Bunun için merkezden atanan komiser Erol (Barış Falay) ile komiser Ufuk (Saygın Soysal) tarafından ismi belirtilmeyen bu kasabada tahkikat başlar. Tam da o sıralarda gizemli bir çocuk olan Meryem’in (Hasibe Eren) oğlu Ümit, mistik bir huşuyla heykele bel bağlar ve kısa bir süre içinde o da ortadan kaybolur. Tahkikat önce küçük Ümit’ten başlar.

Sonrasında köy imamından okul müdürüne, çoktan siyasi rengini değiştiren ve savrulan Belediye Başkanı’nın (Özgür Çevik) halen eski tüfek babası Şinasi’den (Kalyon), “önemli olan heykel değil fikirlerdir” diyen idealist solcu öğretmen İdil (Melis Birkan) ve onun ideallleri ile sevgilerini büyüten ve bir bakıma filmin adına da esin kaynağı olan sevgilisi, uzun süre tutuklu kalan Fikret (Serdar Orçin) ve kocası kayıp olan annesi Gül Ana’ya (Nur Sürer) uzanan, zamanla yarış içinde geçen heykelin bulunması çabasını görürüz. Ve bu süreçte Sovyet karşıtı ya da lehine fikirleri, biraz da vulgar bir tonla karakterlerin ağzından duyarız. Ve finalde de sürpriz bir sonla şaşıracağız… Tıpkı Erol’un o ekranda görülen şaşkınlığı ve naçar hallerindeki gibi…

Yıldızlar Geçidi… Yönetmen Tufan Taştan, filmin aynı zamanda senaryosuna da katkıda bulundu. Taştan ile birlikte filmin başarılı kurgusunda hiç kuşkusuz günümüzün önemli roman/öykü yazarlarından Barış Bıçakçı‘nın dokunuşlarının etkilerini görmek mümkün. Hikâye bir iki sahne dışında hemen hemen hep sorgu odası olarak kullanılan kısımda geçiyor. Ve tamamen sözün ağırlıkta olduğu, adım adım ilerleyen ve ipuçlarından bir sonuca ulaşmaya çıkarken seyircinin ilgisini hep yüksekte tutan bir kurgulama yöntemini izliyor.

Sinemamızda son dönemlerde “Sarmaşık” ve “Anons” gibi filmlerde karşımıza çıkan kara komedi/kara film türüne yeni bir halka eklenirken, film finali ile de özellikle politik hatta uzanmaktan da sakınmıyor. Aslında hikâyenin gerçeği var iken bunu Lenin gibi, “dostu var düşmanı var” bir ana kahraman, politik figür üzerinden farklı bir biçimde ele almak kuşkusuz çok riskli bir hamleydi. Ancak filmin bu tehlikeyi bertaraf ederek sinemamızda türünün iyi bir örneği olarak algılanacağı da kesin. Büyük kısmı yönetmen Taştan‘ın kişisel dostları olması nedeniyle katkıda bulunan oyuncular listesine bir bakar mısınız Allahaşkına! Tam bir “yıldızlar geçidi” var önümüzde…

Filmin en ağır yük taşıyanı, handiyse her karede görülen ve yıldızlaşan Barış Falay. Eşinden boşanan tahkikatçı Erol rolünde, kızı ile de kopma noktasına gelen, yani özel ilişkileri de sorunlu bir kahramanın, amirlerinin özellikle şehre başbakanın gelecek olmasıyla kendisinin daha da sıkıştırıldığı anlardaki gerilimi, tez canlılığı başarıyla ekrana taşıdığını söyleyebiliriz. Yardımcısı rolündeki Ufuk’a hayat veren Saygın Soysal ise, Erol’un tam tersine az konuşan, daha saygılı bir karakter olarak çıkıyor. Sürekli elini ıslak mendil ile silen, biraz obsesif aynı zamanda bağlantıları daha soğukkanlı ele alan yapısı ile Erol’ün tam zıddı. Ufuk’un aslında takıntılı halleri bazen şizofrenik bir hale de bürünebiliyor. Bunu filmin biraz sürreal etkisi olarak da okunabilecek camdan denize uzanan o koyu tonlu, mavi renkteki kasabaya baktığı ve hayalinde canlandırdığı imgeler ile karşılaştığımız anlarda görebiliyoruz.

Filmde bu oyuncuların yanında tecrübeli oyuncular olan Nur Sürer, Salih Kalyon, Melis Birkan, Hasibe Eren, Serdar Orçin, Özgür Çevik, Sarp Akkaya hatta yönetmenler Pelin Esmer, Özcan Alper, Vuslat Saraçoğlu‘nu bile kısa ya da uzun ana rollerde bir şekilde görüyoruz. Dedik ya tam bir yıldızlar geçidi… Sinemamızda sıklıkla görülen bir durum değil. Ve de tam bir dayanışma örneği… Ve fakat her oyunculuğu beğendiğimi söyleyemem. Son dönemde özellikle “Kırmızı Oda” dizisindeki psikiyatrist Manolya rolüyle popülerliği daha da artan ve bu filmde de İffet karakterine hayat veren Binnur Kaya ile çaycı rolündeki Serkan Keskin’in sanki kendilerini hep tekrar eden karakter kompozisyonları olarak sıklıkla seyircinin karşısına çıkmaları benim için biraz can sıkıcıydı doğrusu. Onun dışında diğer oyunculuklar, daha önce de belirttiğim gibi tamamen söz oyunları ile ilerleyen, aslında daha da maharet gerektiren filmin yapısı karşısında başarılı bir sunumla önümüze seriliyor…

Tam bir kara komedi türü olarak görebileceğimiz, bunu üstelik politik bir dil ile de harmanlayan “Sen Ben Lenin” filmini Adana Film Festivali’nde görmeyi çok istemiştim. Ancak seyirci ilgisi o kadar yüksekti ki izleme olanağım olamamıştı. Hatta festivalde benim hiç de beğenmediğim Nisan Dağ imzalı “Bir Nefes Daha” filminin ödülleri büyük oranda alıp da bu filmin jüri tarafından gözardı edildiği fısıldanarak festival ödül töreninde konuşulmuştu. Zaten film festivalden yalnızca Adana İzleyici Ödülü ile sınırlı bir ödülle yetinmek zorunda kalmıştı. Yani bir bakıma gönüllerin şampiyonuydu! Şimdi yapılan eleştirilerin ne kadar haklı olduğunu filmi izlerken daha iyi anlıyorum…

Tufan Taştan, zor bir yükün altında ezilmiyor ve önümüze Lenin gibi halen yaşayan, çok tartışılan önemli bir figürü heykeli ile ve yer yer de karakterin idelalleri ile göstererek seyir zevki son derece yüksek bir filme imza atıyor. “Sen Ben Lenin“, 26 Kasım itibariyle yaygın bir dağıtımla sinemalarımızda gösterime girdi ve halen de izleme fırsatımız var. Yani dev ekranlarda gösterimde iken kaçırmayın derim… Ve son olarak da siz sevgili okuyuculara kısa bir hatırlatma yapayım: Filmin sonunda ne olur sinemayı hemen terk etmeyin… Zira Seyyal Taner‘in müthiş bir şekilde seslendirdiği, filme çok yakışan, Edip Cansever‘in şiirinden, Barış Diri tarafından bestelenen “Ahmet Abi- Mendilimde Kan Sesleri” şarkısını sonuna kadar sabırla izleyin, dinleyin. Ve belki benim gibi şu dizelerle salondan ayrılacaksınız: “… Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün O kadar çabuk, o kadar kısa, işte o kadar…”

Yönetmen : Tufan Taştan

Senaryo : Tufan Taştan, Barış Bıçakçı

Müzik : Barış Diri

Oyuncular : Barış Falay, Saygın Soysal, Melis Birkan, Serdar Orçin, Nur Sürer, Salih Kalyon, Hasibe Eren, Özgür Çevik, Şerif Erol, Binnur Kaya, Mustafa Kırantepe, Serkan Keskin, Nazlı Bulum, Murat Kılıç, Sarp Aydınoğlu, Barış Yıldız, Sarp Akkaya, Necip Memili, Bige Önal, Utku Çakar, Özcan Alper, Pelin Esmer, Emin Alper, Çiğdem Vitrinel, Vuslat Saraçoğlu

Türkiye / Dram / 86 Dk.

Film notum:
 

İLESen Ben Lenin
KAYNAKSen Ben Lenin
Önceki yazıGucci Ailesi
Sonraki yazıRifkin’in Rüyası

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz