Avustralyalı televizyon yapımcısı ve yazarı olan  Rhonda Byrne’nin milyonlar  satan kitabı “The Secret”ten uyarlanan film,  3 Aralıktan itibaren Netflix’te  “Hayal Etmekten Korkma” Türkçe çevirisiyle gösterilmeye başladı…

Hakkında hiçbir sözcük okumadan filmin başına oturduğumda, Amerika’nın canına okuyan o meşum fırtına ve kasırganın geleceği ve Hazel’in ne yapacağının belli olmayacağı; bunun için gerekli önlemlerin alınması için sürekli yapılan haberlerin ışığında ilk anda bu fırtınanın; üç çocuğu ile birlikte hayat mücadelesi veren Miranda’nın  evini başına yıkıp felakete sebep olacağını ve filmin de bu örgü etrafında döneceğini düşündüm. Öyle olmadı, film daha ilk sahnelerde mesajını verdi: “Fırtına geçer, siz yeter ki sağlam durun” (İlk mesaj iyiydi).

Sadece evin çatısı yıkıldı, bir-iki de ağaç devrildi. Eh evrenin derinliğinden gelen gizemli ve yakışıklı bir adam da (Bray, Josh Lucas)çatıyı onarmakla kalmadı, çatıya yepyeni bir ruh katarak; Güneş ışığıydı, Ay ışığıydı derken evi ışığa boğdu!…

Halbuki Miranda (Katie Holmes) evrene böyle bir mesaj da göndermemişti. Zavallı kadın fakirhanesinde üç çocuğun derdi yetmiyormuş gibi; balık, ahtapot, Yengeç gibi deniz ürünlerini sevdiceği Tucker’in lokantasına satarak geçimini sağlamakla meşguldü. Tabii o, öyle   ahtapot edasıyla kollarını her tarafa yetiştirmeye çalışarak yuvarlanırken bizim Amerikan rüyalarını da bir kabusa dönüştürdü. “Rüyalarımızı süsleyen sosyal devlet nerede” dedik,  “büyük kızına bilgisayar,küçük kızına bir midilli alamayacak kadar yoksul ve borç içinde olan kadına sahip çıkamamış mı” diye düşünmekten kendimizi alamadık.

Bir de kitaba  ve filme başlığını veren “Sır” olayı var, bu sır evrenin sırrıymış gibi sunularak o kadar bilimsel düşüncenin kıymetini; spiritüel düşüncelerin loşluğu ve boşluğu  karşısında neredeyse hiçleştiriyor.  mesaj şu: beynimiz bir mıknatıs;iyi şeyler düşünürsek mıknatıs iyi şeyleri çeker, kötüsünü düşünürsek kötüsünü çeker. Ne kadar da kolay değil mi. Tabii insanların böyle düşünmeye ihtiyaçları var, dolayısıyla milyonlara yok satarken, düşünceyi satan sahibine de  dolar milyonları  kazandırıyor. Gerçek öyle mi oysa!…  Eğer bu düşünce sistemi doğruysa kendi hayatımda örneğine henüz rastlayamadım. Pozitif düşünceye sahip olduğum halde hiçbirşey ayağıma kendiliğinden gelme zahmetine katlanmadı, hep ben ayaklarına teşrif ettim. Dolayısıyla kafamda şöyle bir düşünce hasıl oldu. Eğer iyi şeyleri istiyorsan bunun için çok çabalayacaksın, çok mücadele edeceksin. başka çıkar yolu yok. 

Bende nötr duygular uyandıran film, sinema açısından da bir şey sunmadı; en azından birçok filmde izlediğimiz kasırga sahnelerinin görsel şovunu izleyeceğimi ummuştum,evrene gönderdiğim bu mesaj da boş çıktı. Bari sona doğru insanda duygu yaratan  aşk sahnelerini uzatılsaydı bir parça sinema tadı alabilirdim belki…

O kadar da değil, Miranda’nın dik duruşuna, eski kaynanası ile olan ilişkilerine, keza kaynananın da kızı gibi ona sahiplenmesine, afacan ve zeki oğlanın bakışlarına puan vermedim dersem yalan olur. 

Yönetmenliğini; “Genç Kız ve Kral (izlemiştim), Sonsuza Dek (izlemiştim), Aşk Doktoru” gibi filmlere imza atan; 1955, Şikago doğumlu Amerikalı Andy Tennant yapıyor. Daha önceki izlediğim filmlerden kafamda hiç bir iz kalmadığına göre beni etkileyen bir yönetmen olmadığını bu filmle perçinlemiş oldum…

Yapacak işiniz yoksa, geçici olsa da kendiniz iyi hissetmek ve iyi düşünüp kötü şeyler yaşadığınızı bir kenara bırakıp  “iyi düşün iyi olsun” virtüeline  devam etmek istiyorsanız; oturup 1saat 48 dakika filmi izleyin  derim, bana çok kuru geldi bari eleştirisini yazarken dili canlı tutayım dedim, farklı bir tarzda eleştirimi yazdım. Tercih sizin…“Hayal Etmekten Korkma” başlığına aldanıp, büyük hayaller beklemeyin…

Yönetmen : Andy Tennant

Senaryo : Andy Tennant, Rick Parks

Görüntü Yönetmeni : Andrew Dunn

Kurgu : Troy Takaki

Müzik : George Fenton

Oyuncular : Katie Holmes, Josh Lucas, jerry O’Connell, Celia Weston, Sarah Hoffmeister, Aidan Pierce Brennan, Chloe Lee, Katrina Begin

ABD / Dram / 107 Dk.

Film notum:

3 YORUMLAR

  1. Filmin amacını anlamamış olmanız beni üzdü. Filmde çekim yasasını bilmeyen bir ailenin üstünden yorum getirmişsiniz. Ancak filmin temel konusu, çekim yasasının mutlak gerçeği olan anı yaşamak ve akışına bırakmaktır. Ailenin kötü durumu ortadayken, ona mutlak gerçeği anlatmaya çalışan bir insan karşılarına çıkıyor. Daha ilk anda o zarfı çocuğa da verebilir ve açıklama yapmadan gidebilir. Adam oraya ilk geldiğinde kafasında kurduğu şey; ailenin bir baba olmadan nasıl yaşam sürdüğünü görebilmek ve herşeyin parayla çözümlenemeyeceğini anlatmak. Evren ona ailenin yanında vakit geçirerek kendi bilgi birikimini aktarmasına izin veriyor, posta kutusu uçuyor, her açıklamaya çalışmasında kayın validesi yada çevredeki insanlardan biri araya giriyor. Adam bunu anlayıp şaşırıyor ve açıklamasını sürekli erteliyor. En büyük akışta kalma örneği de budur zaten. Şartları zorlamamak ve herşeyi oluruna bırakıp, olması gerektiği gibi ilerlemesini sağlamak. Çünkü evren sonsuz fırsatlar ve sonsuz yaratımların olduğu sıfır hacimden oluşan enerji topluluğudur.

  2. Eğer olayları çekim yasasına göre açıklasaydık dünya cehenneme değil cennete dönerdi. Eminimki milyonlarca insan dünyanın yaşanılır bir yer olması için evrene sayısısız mesaj gönderiyordur.
    Bireysel olarak olumlu bir insan olmama rağmen hep olumsuzluklarla karşılaştım( bunu ne ile açıklayacaksınız?)hayatımdaki olumlu şeyleri çok çalışarak, tırnaklarımla kazıyarak elde ettim.
    Üzüleceksiniz yine ama “mutlak gerçek” kavramın da tam anlayamadım. Görecelidir ya da öyle bir gerçek yoktur…

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here