İKSV 40. ULUSLARARASI İSTANBUL FESTİVALİ 9

Portekiz’den ilginç ötesi bir ilk film : “O Último Banho / Son Banyo”

Portekiz Sineması özellikle Türk seyircisinin çok az bildiği bir sinema. Aslında XIX. yüzyıl sonlarından beri film yapımının sürdürüldüğü bu ülkeden önemli filmciler çıkmış olmasına karşın, bu çalışmalar ülkemizde ticari gösterime pek de girmiş değiller. İstanbul’un sinema severleri de Portekiz Sinemasını neredeyse münhasıran İKSV Uluslararası Film Festivalleri aracılığıyla tanıdılar. Festival seyircisi bu ülkenin sinemasıyla artık ikisi de yaşamayan iki büyük ustanın, 1930’lardan 2010’ların yarısına çoğunun senaryosuna da katıldığı altmışın üzerinde film çeken efsanevi Manoel de Oliveira (1908 – 2015) ile, 1960 ilâ 2003 arasında çağının ötesinde 22 film yazıp yönetmiş olan João César Monteiro (1934-2003) aracılığıyla, tanıştı. Birbirinden çok farklı yollarda, birbirinden ilginç çalışmalarla keşfedilen bu sinema yıllar boyunca seyircileri şaşırtmaya devam etti.

Olağanüstü siyah beyaz görsellikteki benzersiz “Tabu” filmiyle tanıdığımız Miguel Gomes’in daha önceki filmlerini ve kışkırtıcı Binbir Gece Masalları uyarlaması “As Mil e Uma Noites“ı keyifle keşfettik; João Pedro Rodrigues ile Joaquim Pinto’nun farklı cinsel kimliklere dürüst yaklaşımlarına hayran olduk; yalın sinema diliyle çaresizlik içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan marjinal karakterlerin kayıp hayatlarına odaklanan Pedro Costa’nın Lizbon’un varoşlarında, yoksulların ve dışlanmışların yaşadığı Fontainhas gecekondu mahallesinde geçen bütün filmlerini soluğumuz kesilerek izledik. Ünlü Şili’li Raul Ruiz’in Portekiz’de çektiği birkaç ilginç filmi de unutmayalım. Şimdi de, 1978’de ustası gibi Oporto’da doğan, sinemaya Manoel de Oliveira’nın yardımcısı olarakbaşlamış olan David Bonneville, bol ödüllü bir düzine kısa filmin ardından çektiği ilk uzun metrajı “O Último Banho / Son Banyo” ile karşımızda.

Dünya prömiyerini yaptığı Tokyo Film Festivali’nde büyük beğeni toplayan “Son Banyo”, son yeminini etmeye hazırlanan rahibe adayı Josefina ile bakımını üstlenmek zorunda kaldığı 15 yaşındaki yeğeni Alexandre’ın ilişkilerine son derece ilginç bir açıdan yaklaşır.

Senaryosunu da Diego Rocha ile birlikte yazdığı filminde David Bonneville, gizli ve bastırılmış arzularından kurtulmak için kendine fiziksel eziyet çektiren inançlı rahibe ile, yaslı, kendini ifade etmeyi bilemeyen öfkeli delikanlı yeğeni arasında gelişen mahrem, neredeyse sapkın yakınlığı, izleyiciyi zorlayacak, en azından tartışma yaratacak bir doğallık ve samimiyetle, ancak karakterlerini ahlaki açıdan yargılamayı kesinlikle reddederek anlatır..

Douro’nun görkemli bağlarına yüksekten bakan bir geniş çekimle açılan film, üzüm kütüklerinin terasları arasından hızla koşan, düşüp elini yaraladıktan sonra çıktığı ana yolda topallayarak yürüyen bir gence odaklanır. Kamera, turistik reklam filmi görselliğini, ürkünç ve neredeyse uğursuz bir müzikle kıran bu sekanstan hemen ardından, Porto’daki manastırın koridorlarında yürüyen kendinden emin Josefina’ya (Anabela Moreira) yönelir. Birkaç ay sonra bekâret yeminini ederek bu manastırda yardıma muhtaçlara destek olarak ömrünü geçirmeyi planlayan 40 yaşlarındaki Josefina, telefonda babasının ölüm haberini alınca cenaze için Douro’ya gider. Köyde karşısına, ölen babasıyla kavgalı olan ve dört yıldır ortalarda görünmeyen kız kardeşi Angela’nın oğlu Alexandre (Martim Canavarro) çıkar.

Annesinin yokluğunda köyün epey dışındaki aile evinde dedesiyle yaşamakta olan bu 15 yaşındaki yeniyetme, yaşlı adamı ölü bulduğunda yardım aramak için koşarken düştüğünü gördüğümüz çocuktur. Alexandre annesinin oğlu için köye geri geleceğini düşünse de, Angela’ya babasının ölümünü haber vermek için bile ulaşılamadığından, teyzesi manastıra döndüğünde Sosyal Hizmetler’in çocuğu bir koruyucu ailenin yanına yerleştirmesi gerekecektir. Josefina, terk edilmişliğin travmasına dedesini kaybetmenin acısının de katıldığı delikanlıyı bırakıp gitme kararını bir türlü veremez. Tanrısı ile yeğeni arasında seçim yapmak zorunda kaldığında, insanlara yardım etmenin manastır dışında da mümkün olduğunu, adanmışlığını dış dünyada da yaşayabileceğini söyleyen manastırın baş rahibesi Josefina’yı bu ikilemden azat eder.

Köydeki ıssız eve yerleşerek annelik içgüdüsüyle Alexandre’ı sahiplenmeye çalışan Josefina yeniyetmeye yaklaşmanın ilk adımını bedensel temasla atar ve çocuğun yalınayak koşarken yaraladığı ayağını usul usul yıkamakla işe başlar. Neredeyse vahşi bir çocuk olan, yıkanmayı pek sevmeyen Alexandre’ın hem kirlenmiş hem de bitlenmiş olduğunu fark ettiğinde de onu banyoya sokar ve manastırda bakmış olduğu yaşlılar gibi güçlü bir şekilde ovalayarak yıkar. Belki yalnızlığın, belki de yaşadığı şokun etkisiyle yaşından da daha çocukça davransa da ergin bir erkek bedenine sahip bir delikanlıyı hâlâ genç bir kadının. yıkamasını tabii ki epey garipsenecek bir durumdur ama, Bonneville, bedensel ve arınmanın bir metaforu olarak kullandığı bu banyo sahnesini ustalıkla ikisinin de normal karşıladığı bir ritüele çevirir. İkisi arasında giderek sadece banyo ile sınırlı olmayan, karabasan gördüğünde Alexandre’ın teyzesinin yatağına girmesi, kadının onu uyurken uzun uzun seyretmesi, devamlı resimlerini çekmesi gibi biraz tuhaf, belki aşırı samimi, ancak ikisine de çok doğal gelen mahrem bir yakınlık gelişir.

Bonneville ikilinin normali hâline gelmiş bu yakınlığın içerdiği yoğun ve tutkulu erotizmi yansıtmaktan kesinlikle çekinmez. Örneğin uyuması için delikanlının sırtını kaşıdığı sahne buram buram cinsellik kokar Ancak hiçbir zaman daha karanlık sulara dalmaz ve kıyısında dolaşsa da enseste kesinlikle prim vermez.

Zaten rahatlamaya başlayan Alexandre’ın, evin dışına çıktığında diğer yaşıtları gibi futbola ve kızlara düşkün bir yeniyetme olduğu da açığa çıkmaya başlar. Kurulan denge, Alexandre’ın annesi Angela’nın (Anabela Moreira’nı gerçek hayattaki ikizi Margarida Moreira) gelişiyle alt üst olur. Çok kötü günler geçirmiş, ama artık kendisine tam destek veren harika bir adamla evlenmiştir. Kocası da Alexandre’ı yanlarına alarak tam bir aile olmalarını istemektedir. Eve geldiğinde maç yapmakta olan oğlunu göremediği için Josefina’ya oğlunun kendisin araması için telefonunu bırakır. Hem kardeşine güvenmediği hem de Alexandre artık onun için vazgeçilmez olduğu için, Josefina çocuğa annesinin geldiğini söylemez. Ama Angela oğlunun peşini bırakmaya niyetli değildir. Bundan sonrasına izlemenin keyfini kaçırmamak için değinmeyeceğim. Ancak finalde gelen son banyo ile Bonneville’in filmini çok parlak biçemde sonlandırdığını belirtmekle yetineceğim.

Görsel olarak müthiş başarılı olan filmde, deneyimli Görüntü Yönetmeni Vasco Viana eski ve güzel köy evinin gölgelerini ve karanlığını tüm bastırılmış arzuların simgesi gibi resmederken, güneşli dış mekânları da sanki yaşanamayan cinselliğin aynası gibi kullanmış. Anabela Moreira, kiliseyle yeğenine karşı sorumlulukları arasında bocalayan Josefina’nın ikilemini ustalıkla yansıtırken, kadının içinde kabaran tutkuyu, sevgiyi ve cinselliği kontrol altına alma çabasına çok başarılı bir minimalist yorum getiriyor. Film çekildiğinde Alexandre ile neredeyse aynı yaşta olan 2004 doğumlu Martim Canavarro ilk oyunculuk denemesinde müthiş başarılı. Aile bağlarına, sevmeye ve sevilmeye muhtaç, kimi arzulayacağını, kime güveneceğini tam olarak bilemeyen yeniyetmenin kafa karışıklığını büyük inandırıcılıkla yansıtıyor.

Aykırı ve özgün bir sevgi ve tutku öyküsünü ustalıklı bir sinema dili ve çok parlak oyunculuklarla yansıtan çok başarılı bir ilk film.20 Nisan Salı 20.01’e kadar yayında. Kaçırmayın derim.

Yönetmen : David Bonneville

Senaryo : David Bonneville, Diego Rocha

Görüntü Yönetmeni : Vasco Viana

Kurgu : Nicolas Desmaison

Müzik : Jonatan Blati, José Alberto Gomes

Oyuncular : Anabela Moreira, Martim Canavarro, Margarida Moreira, José Manuel Mendes, Ângelo Torres, Miguel Guilherme, Paulo Calatré, Eva Tecedeiro, Lourenço Mimoso, Gustavo Alves, Afonso Santos

Portekiz / Dram / 95 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here