Bu filmin yanında “Mad Max” çocuk masalı gibi kalıyor

“Savaşa silahla gidilir, Tenere’deki silahın ise şanstır. Bizim savaşımız bu yolculuktur ve bu savaşta ölmek bizim için helaldır.”

Benim gibi George Miller’in “Mad Max” filmlerini ve özellikle sonuncusunu çok beğenen bir sinema tutkunuysanız, internette ya da televizyonda, ne olduğundan haberdar olmadığınız “Tenere” diye bir filmin fragmanı ile karşılaştığınızda “Mad Max”ın devam filmi geliyor diye heyecanlanabilirsiniz. Ancak “Mad Max”lar kadar çarpıcı, onlar kadar rahatsız edici de olsa “Tenere” onlardan çok daha etkileyici bir çalışma. Çünkü kurmaca değil, her karesi fiilen yaşanmış gerçek olayları anlatan benzeri görülmedik bir belgesel.

Bu çok özel filme geçmeden önce filmi neredeyse bir başına yaratan Hasan Söylemez’den söz etmek isterim. 1983 doğumlu gazeteci, yazar, belgesel yapımcısı Söylemez bizim kuşağın tabiriyle tam bir “maceraperest seyyah”. 2010 yılında, çok bunaldığı, her geçen gün kendini çok yalnız ve çaresiz hissettiği bir dönemde, bütün algılarını açarak hayata ve doğaya karışmaya karar vermiş. Çalıştığı gazeteden istifa etmiş, parasını çocuklara dağıtmış, kredi kartlarını iptal etmiş ve bir bisiklet alarak 11 Temmuz 2010’da yollara düşmüş. Sekiz buçuk ayda 10 bin 140 kilometre pedal çevirmiş, tüm Türkiye’yi gezmiş, 40 kent, yüzlerce kasaba ve köy görmüş. Yolculuğun sonunda, çektiği resimlerle sergiler düzenlemiş, satışlardan elde ettiklerini Kansere Umut Vakfı’na, köy okullarına ve TEMA’ya bağışlamış, Van’da çektiği kedi fotoğrafını çoğaltıp İstiklal Caddesi’nde satarak geliriyle kışlık çorap almış, Van’da 4 bin 700 deprem mağduru çocuğa dağıtmış. Ayrıca, yolculuk deneyimlerini yazdığı “Hayata Yolculuk: Bir Bisiklet, Sıfır Lira, Sekiz Ay, On Bin Kilometre” adlı kitaba aktarmış.

Bu iflah olmaz gezgin, bundan sonra Afrika’yı keşfetmiş. Afrika yolculuğuna çıkmadan önce, Afrika’nın 54 ülkesini 3 yılda gezeceğini düşünüyormuş ama, 3 yılda sadece batı Afrika’yı bitirebilmiş. Tek başına yaptığı bu yolculuğu, tek başına çektiği televizyon belgeseli tarzında “Journey to Dreams / Hayallere Yolculuk” adlı belgesel dizisine aktarmış. Hâlen pandemi yüzünden Türkiye’ye dönmüş olsa da, durumlar düzeldiğinde tekrar Afrika yolculuğunu sürdürmeyi planlıyor.

Daha gideceği 37 Afrika ülkesi olduğunu, tek başına yapacağı bu yolculuk esnasında belgesel dizisine devam etmeye de karar verdiği için, çekim ve kurgusunun yanında belgeselin hazırlık ve prodüksiyon süreci de hesaba katıldığında, proje süresinin 8-10 yıl olacağını tahmin ediyor.

Söylemez, filminin Türkiye’deki ilk gösterimi sonrasında “Tenere”nin, yolculuğa çıkmadan önce gördüğü bir kamyon fotoğrafından etkilenmesiyle ortaya çıktığını anlatmış. Fotoğraf onda aynı kamyonla yolculuk yapmak isteği uyandırmış, o fotoğrafı araştırınca da o kamyonun altından çıkan çok trajik bir hikâye ile karşılaşmış. Avrupa’da göçmenlerin umuda yolculuğunun, denizde ölen göçmenlerin öykülerini bilmemize karşın, Afrika’da iş ve ekmek bulma umuduyla çölde yolculuğa çıkanlar arasındaki ölümlerin denizde ölenlere göre iki misli olduğunu, bu bilginin resmi rakamlara dayandığını, aslında çölde ölenlerin gerçek sayısının hiç bilinmediğini öğrenince çölde yolculuğa çıkan bu insanların hikâyesini duyurmaya karar vermiş.

Tenere”, Nijer’in Agadez kentinden yola çıkarak Libya’ ve Avrupa’ya ulaşmak için çölü geçerek Dirkou şehrine ulaşmaya çalışan Afrikalıların zor yolculuğunun gerçek öyküsü. Tuareg dilinde Çöllerin Çölü anlamına gelen Tenere, Sahra Çölünde bu yolculuğun yapıldığı bölgenin adı. Kumdan bir okyanusu andıran bu yaklaşık 400 bin km.2’lik alan, son derece ıssız bir yer. Birbirine en yakın ağaçların arası en az 400 kilometre; sadece iki su kuyusu var ve aralarındaki mesafe 200 kilometreyi buluyor.

Aslında bu 700-800 kilometrelik yol, normal yer ve iklim şartlarında arabayla bir günde bile geçilebilir. Taşıdığı insanlar, hayvanlar, su bidonları ve yüklerle Nuh’un gemisini anımsatan kamyon, 45 derecelik sıcakta radyatörün su kaynatmaması için müthiş yavaş yol almak zorunda olduğundan Agadez’den Dirku’ya ulaşması günlerce zaman alıyor. Yol dediğimiz sadece tekerlek izlerinden oluştuğu için, yolu çok iyi bilmeden çölü geçmeye çalışan yerli halkın veya göçmenlerin bir kısmı özellikle tüm izleri silen kum fırtınaları sonrasında kolaylıkla kaybolabiliyor. Kaybolanlar ya da arabaları bozulanlar hiçbir yere gidemeyip susuzluktan ölüyorlar. Son 3 yılda bölgede 20 binin üzerinde kişi ölmek üzereyken kurtarılmış, gerçek ölü sayısı bilinmese de resmi rakamların çok üstünde olduğu kesin. Tenere‘deki tek tehlike, susuzluktan ölmek ve kaybolmak değil, bir de yolda yakaladıkları arabalara el koyup yolcuları soyan, kimi zaman da öldüren haydutlar var.

Filmdeki yolculuğu bu çaresiz insanlarla birlikte yaparak tek başına çekmiş olan Söylemez, çekimlerden önce çölü baştan sona tek başına 3 kez geçtiğini, yoldaki en büyük korkusunun özellikle kimsenin olmadığı bir yerde arabanın bozulması olduğunu da belirtmiş.

Tenere”, işsizlik ve açlık yüzünden, para kazanıp ailelerini geçindirmek için neresi olursa olsun gitmek zorunda kalanların, Söylemez’in ifadesiyle “yaşamak için ölmeyi göze alanların” tehlikeli yolculuğunu Nijer’in Agadez kentinde yaşamını sürdüren, bu yolculuğu birkaç kez yapmış olan Beşir’i izleyerek anlatıyor. Evli, dört çocuklu ailesine sevgiyle bağlı Beşir, iş imkânlarının bulunamadığı kentinde kalsa hiç kimseyi geçindiremeyecek kadar fakir. Eskiden, ekonomik koşulların iyi olduğu, orada kazandığı paralarla ailesini rahatlıkla geçindirebildiği Libya’ya giderken, Kaddafi öldürüldükten sonra, bir yandan iç karışıklıklarla çatışmalar ülkedeki ekonomiyi bozduğu, diğer yandan bu çatışmalarını birinde arada kalarak yaralanmış olduğu için bu kez sadece Dirkou’ya gitmeye karar vermiş. Filmin ilk 10-15 dakikası Beşir’in komşuları ve ailesiyle ilişkilerini, yolculuk öncesi hazırlıklarını, etrafıyla vedalaşarak kamyona binmesini gösteriyor. Filmin bundan sonraki bölümü, kamyondakilerin çetin doğa şartlarıyla, susuzlukla ve karşılaştıkları sorunlarla mücadelelerine, birbirleriyle ilişkilerine ve yaşadıkları duygusal değişimlere odaklanıyor.

Çölde bir süre ilerlendikten sonra Söylemez, drone kullanarak yaptığı, olağanüstü havadan çekimlerle yolculuğun ne derecede tehlikeli bir olay olduğunu tokat gibi izleyicinin gözünden gönlüne akıtıyor. Satılmak için götürülen keçilerle ve malların, insanların, su bidonlarının altında neredeyse yok olan kamyon, bu kum ve sıcak hava ummanının sonsuzluğunda, Akdeniz’in kabarmış sularında çalkalanan bir göçmen teknesinden bile daha yalnız ve korunaksız görünüyor.

Bu ürkünç ve nefes kesici yolculuğun en beklenmedik yanı. insan ilişkilerinin müthiş sıcaklığı. Evinde ve kentinde de sevecen ve ilgili bir kişi olarak gördüğümüz Beşir, yolculuk boyunca kendine güveni ve iç huzuruyla izleyiciyi etkiliyor. Deneyimli Beşir, yolculuğa ilk kez çıkan gençlere, bu serüven boyunca yapacakları konusunda benzersiz bir eğitim veriyor. Deneyimin yazılmamış kanunlarını, dayanışmanın önemini, susuz kalana mutlaka su verilmesi gerektiğini anlatırken, suyunu aşırı harcayarak tüketmiş olanın ileride kendisine su vereni de zor durumda bırakacağını belirtmeyi de unutmuyor.

Filmi yöneten, yazan ve kurgusunu yapan Hasan Söylemez’in senaryosu aslında bir öykü anlatmıyor; çekim sonrası bir kurgu senaryosu olarak gerçekte yaşananları en iyi şekilde aktarmaya çalışıyor. Beşir’in yaşamını, düşüncelerini duygularını anlattığı konuşmaları dış ses olarak yansıtan bu kurgu, anlatıya neredeyse felsefi boyutu olan bir derinlik kazandırıyor.

Tüm zorluklara tevekkülle katlanmaya çalışan, umudunu ve cesaretini hiç kaybetmeyen Beşir, ne yaşamı ne de yaşayanları yargılamayan güçlü kişiliğiyle de şaşırtıcı bir karakter. Haydutlardan söz ederken bile, yargılamaktan çok acıyan bir tonlamayla, hayat şartlarının açlık ve parasızlığın onları böyle davranmaya zorladığını belirtiyor.

Bir kuyunun etrafında nasılsa yetişmeyi başarmış iki üç ağaçtan oluşan bir vahada mola verildiğinde, ortaya çıkan bir adam yanlarına gelerek, kamyonetinin bozulduğunu, araçtaki 20-25 göçmeni 60 litre suyla bırakarak yardım aramak için 17 km. yürüdüğünü anlatıyor. Vahadaki askerler adama yardım etmeyi kabul ettiklerinde, Hasan Söylemez de, onlarla beraber giderek kurtarma operasyonunu, yardım bekleyenlerin umuda kavuşmadan önce suya kavuşmalarını belgeliyor.

Yol boyunca ara ara güzergâhın sağında solunda bırakılmış kamyon lastiklerinin neden orada olduklarını merak eden izleyici, Beşir’in bir lastiğin başında Fatiha okuduğunu şaşkınlıkla fark ediyor. Beşir’in dış sesi bu lastiklerin, çölde ölen kimliği belirsiz insanların gömüldükten sonra üzerlerine bırakıldığını söylüyor.

Seyirci her lastiğin bir mezar taşı olduğunu banladığında, çöldeki yolculuğun zaten fantastik boyutuna bir de ürkünç tat katılıyor.

Film, kamyon Dirkou’ya varıldığında Beşir’in vedalaşarak kente doğru gittiği anda sona eriyor. Ama bizler, öykünü orda bitmediğini, iş bulup bir süre çalıştıktan sonra, kazandıklarıyla Dirkou’da bulacağı kaliteli Libya mallarını alacağını, aynı yolculuğu bu kez tarsine yapıp, eğer sağ kalırsa, evine döneceğini, getirdiklerinin satışından gelenle bir süre ailenin geçineceğini ve sonra da yeniden…

Filmin sonlarına doğru, Beşir’in halinden şikayet ettiği, derdini kumlarla güneşe anlattığı bir tek sahne var. “Bu yolda her zaman ölmeye hazırız” der Beşir “Yoksulluğun gözü kör olsun… Eğer yoksulluktan olmasaydı bu yaşta böyle bir yolculuğa asla çıkmazdım. Yoksulluğun gözü kör olsun… gece gündüz çölde yolculuk yapıyoruz. Dünyada kimsenin bizden haberi yok…”

Hasan Söylemez, “Tenere”yi dünyanın Beşir’den, Beşir’lerden haberi olması için yapmış. Bunda başarılı da olmuş. Film 2020 yılında dünyanın en büyük ve en prestijli Siyah Film Festivali Pan African Film & Arts Festival’e davet edilmiş, Manchester Uluslararası Film Fesivali’nde En İyi Görüntü Ödülünü kazanmış. Pandemi yüzünden ara verilmiş olsa da, önümüzdeki aylarda festivallere katılmaya, bu çaresiz insanların tehlikeli serüvenini dünyaya duyurmaya devam edecek.

Yönetmen / Senaryo / Kurgu / Görüntü Yönetmeni : Hasan Söylemez

Türkiye / Belgesel-Dökümanter / 93 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here