Her anı yaralı..

Bir kız çocuğu, daha beşinde. Altında alt gelir grubundan olduğunun işareti yırtık bir pijama, üstünde aynı nitelikte atlet var bir de. Bulunduğu ev çok dağınık mı dağınık, tıpkı saçı gibi. Anne ve babası birbirine girmiş durumda, yarım gözle baktığında annesinin saçı çekilmekte, babanın sağ eli yumruk atmak üzere, o sırada annesinin haykırışını duymakta. Çocuk güçsüzlüğüyle kulağını kapatmakta, görmek istemez annesinin bu halini tüm çaresizliğiyle. Sesi yankılanmaz üstelik, tam o anda hayat devam etmekte, üst kat komşularınca o an günlük telâşe sonunda masaya yemek servisi yapılmış, alt katta, koca eşini darba devam etmekte, kız çocuğunun gözleri tamamen kapalıdır artık, kulağı da kendi elince duymaz hale getirilir. Bazen olur ya hepimize, rüyadayızdır ve bağıramayız, kalkarız, yaş süzülmüştür gözümüzden, anlam veremeyiz bu hale. Daha bir sarılırız sevdiklerimize, en seveniniz olur ilk gördüğümüz, Bergen’in hikayesi de böyle başlar.

Bu trajedilerle doğdu Bergen. Bergen dediğime bakmayın siz, asıl ismi farklıdır, Belgin Sarılmış‘tır. 1959 yılında, temmuz ayının onbeşinde doğar Mersin’de. Kendisinin de bazı röportajlarında belirttiği gibi, yengeç burcudur ve o burcun inanılmak istenen özelliklerini taşıyanlar gibidir, hassas, içi acıyan, sevdiğini ölesiye tam seven, çabuk kırılan. Küçük Belgin‘in annesi ebe ve babası da boyacıdır, anlaşamıyorlardır hiç, hep başta belirttiğim gibi çoğu kez annenin darba maruz kaldığı anlaşmazlıklar içindirler, bir süre sonra zaten kaybeder babayı. Sonra Ankara’da annesi Sabahat hanım ile zor günleri başladığı gibi devam eder. Ankara Yenimahalle’de, Yunus Emre İlkokulu’nu bitirir. Mandoline yatkındır, o dönemin çoğu çocuğu gibi. Sesi de tıpkı kendisi gibi çok güzeldir. Tavsiye üzerine Ankara Devlet Konservatuvarı sınavlarına girer, birincilikle kazanır piyano bölümünü ve buraya yazılır. Viyolonsel eğitimi de alır, ne var ki ailenin durumu hiç iyi değildir, eğitimini ikinci yılında yarıda bırakmak durumunda kalır. Paraya ihtiyacı vardır, hayat zordur çok. PTT’de kendisine bir iş bulur, ancak memur olması için yaşını büyütmesi gerekir. Mahkeme kararı ile yaşı bir yaş öne alınır.

1977 yılında bir gün arkadaşlarıyla gider dönemin önemli eğlence mekanlarından Feyman Gece Kulubü‘ne. Arkadaşları sesinin iyi olduğunu bilirler, sahneye taşırlar kendisini, söyler şarkısını, ilk söylediği de hayatının cilvesi olsa gerek, “Batsın Bu Dünya“dır. O anlarda herkes ve kendisi de bir yıldız doğduğunun farkındadır. Öyle hisli söyler ki şarkılarını, acı yansır o her bir mısrasına. Hayatında annesinden sonra artık şarkılar, gazinolar, pavyonlar vardır, sonra aşkı keşfeder. İlk aşkı taksi şoförü Yalçın‘dır. Bir süre sonra Yalçın başka birisi ile evleneceğini söyler, kendisini terk eder. Şarkılarına sığınır, acısı şarkılarındadır. Plak kontratları yapar, ancak bir sorun vardır, 1970’lerin sonlarında, yeni ünlü olan şarkıcıların çoğunun asıl ismi dışında sahne isimleri vardır, Belgin olmaz, yeterince ünlü ismi kokmaz, başka bir isim bulunmalıdır derhal. Bir gün Belgin bakar gazete sayfalarına, Norveç’in Bergen kentinin o rengarenk ev fotoğraflarına bayılır. Renk hele rengarenk hali, bir hayaldir, hayalinin dışavurumu gibidir. Üstelik yeni isim, yani Bergen, köken itibari ile dağ ve gömme eyleminden gelir. Dağ gibi acılar çeken ve sonra da acılara gömülen Belgin için bu isim ne de çok uygun düşer. Alır bu kentin ismini, kendi hayaline isim yapar, kendisi de yabancılaşmaz bu isme, fonetik olarak ismine yakındır bu yeni ad. Sahnelere çıkar, kasetleri yok satar.

Talihsizlikler adım adım bulur kendini..

Bir gün memleketi saydığı Adana’ya gider. Adana’daki gazinonun hep ön kısmında bulunan bir kişinin devamlı övgülerine mazhar olur, bunalır bunlardan. Bu kişi peşini bırakmaz, hayatının en önemli figürü olan Halis‘tir bu. Kendisine şans tanınmasını isteyen, canını alan bu kişiye “kömür gözlüm” diyecek kadar bağlanır bir süre sonra, aşık olmuştur celladına. Bir çok acılı hikaye saklıdır bu ilişkide. Halis‘in önceki gizlenen evliliklerinden, sahte nikahlara, şiddetten, işini bırakması tehditlerine değin her türlü kötülüğü barındırır. Ancak Bergen minnet duyma ile sevgisi arasında kapana kısılmış gibidir. Fakat bu aşılamaz dillemmadan baskın bir duygu daha vardır, kanına girmiştir Bergen‘in şarkıcılık, hiç bırakır mı? Adana’nın zengin muhiti Ziyapaşa’da ev, kat, ne olursa olsun kendisini tutamaz hiçbir şey, öyle de olur. Fransız feminist düşünüşün önemli isimlerinden Simone de Beauvoir, özellikle “İkinci Cinsiyet” isimli nitelikli eserinde, kadının doğulmadığını, kadın olunacağını söylemiştir hep, mücadele ede ede kadınlığa geçilir. Bergen yarım uyar buna, annesini dinler bir taraftan, ancak sevgisi de yok değildir. Eşinden tehdit gelir bir süre sonra, bırakmazsa üç beş gün sonra gazetelerde ismini manşetten göreceği şeklindedir bu söylemler.

Bergen aldırmaz önce, ancak Halis‘in kiraladığı kişilerce güzel yüzüne bir kova dolusu kezzap atılır. Bergen her iki gözünü kaybeder, ancak herşey arabesk senaryolarının inandırıcılıktan yoksun olay örgüsü gibidir, tek farkla, bu hikaye, kötü anlatıların tam bir taklididir. İyi bir doktorun uzun uğraşıları ile ameliyatı yapılır, sol gözü açılır, dünya kötülüklerini artık yarım görecektir. Utanır bu halinden ilkin. Saçının perçemleriyle, tacıyla, siyah gözlükleri ile çıkar sahnelere, ancak bu yeni bir imaj olur bir nevi kendisine. Artık Bergen acılarının hikayesini sadece şarkıları ile değil, görüntüsü ile de verecektir. Acılar sadece Halis‘ten gelmez. Bir gün yine Adana’da sahne sonrasında bir kişi tarafından bıçaklanır. Gazetelere yansıyan habere göre Bergen, “…bu tip olaylar beni seyircimden ayıramaz. Ben böyle şeylere pabuç bırakacak kadın değilim” der.

Meydan okuma sürecine girmiştir, korkmuyordur. Ne var ki gelgitler içindedir, Halis ile kopmaz, onun ve diğerlerinin kötülüklerine karşın şikayetçi bile olmaz kendisini bu hale getirenlere. Bergen, zaman geçtikçe yükselir, eril, pederşahi kültür beslemeleri için bu güçlü kadının kendisi olması iyi nazarla görülmez. Milyona yakın satan kasetleri ile yılın en çok satan sanatçılarından biri ünvanını alır, hatırı sayılır ödüllerin sahibi olur Bergen. 1988 yılında tamamen kendisi odaklı “Acıların Kadını” isimli filmde oynar. Bir gün dayanmaz, eşinden boşanmak ister, açıkça sahneleri tercih eder. Adana’dan İzmir’e gider önce. Alsancak’ta sahne alır. Bir turne kapsamında gider Adana’ya, annesi ile Pozantı yolunda bir dinlenme tesisinde molada bulundukları sırada, aslında takiptedir eski eşi tarafından. Burada, arkasından kurşunları boşaltır Halis. Kötülükler artık son bulur, ölür Bergen bu kirli dünyayı bırakarak. 14 Ağustos 1989 yılında vefat ettiğinde sadece otuzundadır ve cenazesine bir elin parmağı insan katılmıştır yalnızca.

Tek filmi: Acıların Kadını

Arabesk müzik, Türkiye’nin sosyolojik değişiminin en temel göstergelerindendir. Bu dönemlerde kırsaldan şehirlere yoğun göçler başlamış, kimilerince de daha üst seviyede bir nüfus hareketliliği ile Almanya gibi acı vatan tabir edilen yerlere göç akınları başlamıştır. Ne var ki, buralar kızıl elma gibi ideal yerler değildir. Yeni gidilen kentler bir bakıma yalnızlık getirmiştir kitleler üzerinde. Kentler, örneğin bizim Kaymaz köyündeki gibi hayatı kolaylaştırmaz hiç. Proleter kesim fabrikada, işkollarında kendi sınıfsal bilincinden yoksun, ideal ve özlemlerini evine taşımayı ister. Acısını giderecek tek kültür nesnesi olarak arabesk kalır ilerleyen dönemlerde elinde.

1960’lardan itibaren Fecri Ebcioğlu, İlham Gencer gibi söz yazarları ve sanatçıları tarafından Türkçe sözlü hafif batı müziği yerel öğelerle yüklü müzik formlarıyla egemen müzik piyasına girerken, 60’ların sonlarında artık başlı başına haykırış, acı, dünyanın kötülüğü tahayüllü yeni bir müzik türü çıkar. Ümmü Gülsüm ya da benzer sanatçılardan da farklıdır aslında bu yeni müzik yapısı. Aralarında da farklılıklar bulunur, Orhan’ın, Ferdi’nin, İbrahim’in, Müslüm’ün, Gülşen’in müzikleri ve icra tarzları birbirinden net ayırımlara sahiptir. Ne var ki, hepsinde, yalnızlık, haksızlığa uğrama duygusu başat öğe olarak yansır sözlere. Acı teması, özellikle sevdiklerinden haksızlık görülme hissi, 1980’lerin kimi yapımlarında, özellikle Küçük Ceylan ve Emrah filmlerinde de sıklıkla işlenen temalardır. 1985 yapımı o dönem küçük olan Emrah’ın tüm belaları üzerine çeken bir çocuğu oynadığı “Acıların Çocuğu” işte tam da, bu nitelikte ve içine sürekli şarkıların katıldığı, uzun klip görünümlü sahnelerle yüklü filmlerdendir.

Acıların Kadını, 1986 yılında Türk Sinemasında melodram filmleri ile bilinen, sinemaya büyük usta Lütfi Ömer Akad‘ın yanında asistan olarak adım atan 2016 yılında kaybettiğimiz Ülkü Erekalın imzalı bir yapımdır. Filmde Bergen, hem sesi, hem de güzelliği ile sahneyi dolduran gazino sanatçısıdır. Patronu Necdet, Bergen’i sürekli çeşitli yollarla elinde tutar. Yalçın (Yalçın Gülhan) kardeşi ile ilişkisini bitirmesi için Bergen’e bir oyun oynar. Bir süre sonra ünlü bir ceza avukatı olan Yalçın gazinoyu kapattırır. Ancak gazinonun kapanması demek, bir çok kişinin işsiz kalmasına neden olacaktır, gönlü bu işe yatmasa da, patronun da isteği üzerine Bergen, Yalçın’ın ofisine gider. Aralarında bir süre sonra aşk başlar. Ancak Bergen’in aşık olması, sahneyi bırakmasını da gerektirecektir. Buna patron Necdet çok kızar, kendisinin yarattığını düşündüğü Bergen’in ayrılmasını kabullenemez ve Bergen’in yüzüne kezzap atar. Bergen bir gözünü kaybeder bu nedenle. Sonra Yalçın’ın desteği ile ameliyat olur ve bir gözüne tekrar kavuşur. Ancak filmin sonlarında Bergen’i mutsuzluğa itecek bir son görürüz, tam bir mutluluğa sonunda ulaşacak dediğimiz sırada kötü talih bırakmaz Bergen’i yine.

Filmin her bir repliğinde, Bergen’in ağzından o kötü bahtsızlığının yansımalarını görürüz. Film Bergen’in tek filmidir. Çok ilkeldir görüntüler. Nerede ise dönemin sıklıkla yapılan video-film benzeri yapımlarındandır. Aralarda “Acıların Kadını“, “Sen Affetsen Ben Affetmem, Benim İçin Üzülme” gibi Bergen ile özdeşleşmiş bir çok parçayı dinleriz. Filmde profesyonel oyuncu sayısı da azdır. Bergen, ilk başlardaki sahnelerde iki gözü gören bir kişiyi canlandırmakta zorlanır görünür. Çoğu kez kamera sol hizadadır, sıklıkla gözlük kullanır. Ünlü tiyatro ve sinema sanatçısı Asuman Arsan anne, Yalçın Gülhan ise avukat ve Bergen’in sevgilisi rolünde daha profesyonel oyunculuklar sergilerler. Film, her ne kadar o tarihlerde ünü oldukça iyi bir seviyede olan Bergen’in şöhreti nimeti üzerine kurgulansa da, Bergen gibi TRT’de arabesk’i ele alan bir proğram vesilesi ile yapılan ufak bir röportajı dışında gerçek halini göremediğimiz Bergen’i bize yansıtması bakımından önemlidir. Ayrıca film, kimi yönleri ile gerçek Bergen’den izler de taşır. Pavyon yaşantısının sömürü mekanizması, Bergen’in anne desteği ile ayakta durması, yüzüne kezzap atılması gibi Bergen’in acılı yaşamı taşınır belirli yönleri ile ekrana ilkel bir sunum olsa da.

Bergen halen dinlenmekte, çok da sevilmekte. Bir çok şarkıcı tarafından kendisinden dinlediğimiz eserleri seslendirildi. Örneğin Funda Arar, “Benim İçin Üzülme” ye yeni bir aranje ile ses verdi. Bergen ile ilgili bir sinema olayı da heyacan yarattı son dönemlerde. Kendisini “Alice Müzikaline” bir nevi adayan başarılı ve hırslı oyuncu Serenay Sarıkaya, Bergen’in hayatının anlatılacağı bir projede yer aldı. Filmin kadrosunun ve senaryo çalışmalarının tamamlandığı bilgisi basına yansıdı. Ayrıca Bergen hakkında ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için bir de roman anlatım tarzında bir kitap var : Yavuz Hakan Tok tarafından yazılan “Acıların Kadını : Bergen” romanı. Pavyon kültürünün taşıyıcısı değil çokça söylendiği üzere, bence arabeskin gerçek simgesi, her yönüyle bir figür var karşımızda. Sesinin buğuluğu, hayatının baştan aşağı o vurgun halleri, şarkı sözlerinin kendisinde tecessüm etmiş yansımalarının karşılığı bir sanatçı : Bergen.

HALİS ŞERBET / BERGEN

Son : Çok çekti ve gitti..

Şarkıları son dönem basına yansıyan acılarının birer yansıması gibi. Şiddet görenler, bu tınılarda kendilerini görür oldular. Acıların kadını ile simgeleşti. Yıllar yılı dert yolunda ne ilk ne de sonuncuydu. Kahretti hayat onu, acıların kadınıydı. Kendisine acı çektirenlerin adını kırk yılda bir anacağını söyledi sahnede. Devam etti, kaybettiğini başkasında aradı, ne olursa olsun kendisi için üzülmemesini istedi kendisini bilene. Sonra yaratıcıya seslendi. Kötü kullarını sen affetsen de ben affedemem, dedi, seslenişine aynı kararlılıkla ve vurgulu tekrarlarla devam etti :

Sen Tanrısın affedersin,

Bağışlarsın kulum dersin

Neler çektim sen bilirsin

Sen affetsen ben affetmem,

Sen affetsen ben affetmem

Dünyayı terk etti, artık iki gözü de görmüyordu. Mersin’deki mezarını annesi tellerle, kafeslerle çevirdi. Dünya ona çok acılar kattı, ölümünde bari huzur bulsun istedi. Acıların kadını, hep acımız olarak kaldı, kulağını, gözünü kapatıp, annesinin dayak yemesini görmek istemeyen o kız büyüdü, tek gören gözü ile annesinin kendisine yaptırdığı korunaklı alanına gömüldü. Dünya hepimiz için zaman zaman çok acılı, ama ona hep çok daha kötüydü. Neler çekti, annesi hariç kimse bilmedi, o nedenle affetmedi. Sen affetsen ben affetmem demek, yaratıcıya bu şekilde seslenmek kolay değildi, demesi hiç yadırganmadı, çünkü çok acı çekti, otuz yılına bir ömürün acısını sırtladı ve gitti…

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here