YEŞİLÇAM’IN EN SAHİCİ, BABACAN TİP KARAKTERİ ÜZERİNE : MELEK KENTMEN’DEN “DEDEM HULUSİ KENTMEN” KİTABI..

Dedeniz var herkesin olduğu gibi, ancak çoğundan farklı olarak o çok ünlü, seviliyor tüm kesimlerce, oynadığı karakterler kâh sevimli bir patron, kâh ağırbaşlı ancak şefkatli bir hakim olarak sunuluyor önünüze. Rolünde oldukça inandırıcı, geleneksel tiyatrodan da tedrisat takviyesi var ne de olsa. Beri yandan siz daha çocuksunuz, o çocukça aklınızla ne olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Akşam sofrada aynı ciddiyetiyle, o pala bıyıklarıyla oturan kişinin, sinemada izlediğiniz o aktör olması sizin için çok yadırgatıcı gelmiyor. Aslında aynı vakur ve bir o kadar da altta yatan o temiz naif hal, genel izleyici ve o çocuk için aynı anlamı ifade ediyor.

Melek Kentmen, yani sinemamızın en büyük emektârlarından Hulusi Kentmen‘in biricik torunu, dedesinden kendisine kalanları, tüm tanıklıklarla bir bir okuyucularının önüne sermeye çalışmış, o kafiye dolu başlıkla: “Dedem Hulusi Kentmen” isimli kitabında. Kitap, Dağhan Külegeç Yayınlarından çıktı piyasaya, toplamda 163 sayfa ve arka kısımlarında belki de çoğumuzun yeni göreceği fotoğrafları da içermekte. Hemen her gün bir şekilde filmleriyle evimize misafir ettiğimiz Kentmen, 1912 yılında Bulgaristan’ın Tırnova kentinde dünyaya gelir. Deniz Kuvvetlerinde astsubay olarak görev yapar. Halkevlerinde tiyatroya başlar. Rahmi Dilligil tarafından kurulan Ses Tiyatrosunda “Hisse-i Şaiya” oyunuyla tiyatroya, 1942 yılında ise “Sürtük” filmi ile de sinemaya adımlarını atar. “Hulusi Kentmen Tiyatro Topluluğu” ile turnelere de çıkar. 1942’den ölümüne dek, rekor bir sayıyla 500’e yakın filmde rol alır. 1993 yılında ise İstanbul’da vefat eder.

Melek Kentmen, aslında bu kitap yazımı ile işinin kolay olmadığının farkında. Zira dedesi setlerde iken kendisi okulda olmak durumunda kalmış, dolayısıyla dedesinin öldüğü tarihte henüz 17 yaşında olan torun için anıları derlemenin zorluğunun farkında. Üstelik dede çok kuralcı, örneğin kendisine oğlu da dahil olmak üzere kimse “sen” diyemez, “siz” denmesi gerekir. Tüm aile fertleri sofrada olmak zorundadırlar yine mesela. Kitap kronolojik bir biyografi sunmaktan ziyade tanıklıklarla, bir hayali röportaj üzerinden, bize Hulusi Kentmen‘i bilinenin çok ötesinde başka yanları ile anlatmaya çalışmakta. Kimler var bu tanıklıklarda : Türker İnanoğlu, Müjdat Gezen, Süleyman Turan, İlyas Salman, Engin Çağlar, Zihni Göktay, Mahmut Cevher, Abdullah Şahin, Ümit Efekan, Yılmaz Atadeniz, Eşref Kolçak, Pınar Çekirge, Bircan Usallı Silan, Ömer Başıbüyük, Melih Özgen ve Serkan Okay‘ın isimlerini sayabiliriz. Torun Melek, dedesinin sinema dışı alanı ile sinema kişiliğinin örtüştüğünü, bunun da izleyici de sahicilik duygusu ile sevgisini yarattığını, kendisinin o saf sevgisini de yazıya dökerek şu şekilde anlatmakta: “…dedem Hulusi Kentmen’in filmlerinde sergilediği karakterler, genelde gerçek hayattaki karakterleriyle örtüşürdü. Doğruluk timsali, içten, candan, samimi biriydi. Yani ismiyle müsemma bir kişilikti. Güzel ve özel sıfatlara sahip, nadide insanlardan biriydi. Belki de bu yüzden çok sevildi. Yüzlerde hep tatlı bir tebessüm bıraktı. Böyle güzel özelliklere sahip bir insanın, iyi karakter rolünü de oynaması tabii ki çok zor olmamıştı.

Kitap, farazi bir röportajla, torunun dedesinin kimi duygularını günümüze uyarlaması ve peşi sıra Hulusi Kentmen‘i tanıyanların aktarımlarıyla ilerliyor. Bu yöntemin kitap yazımında farklı bir tarz doğurduğunu ve okumayı kolaylaştırdığını söyleyebiliriz. Ancak handikapı yok da değil. Kitabın başlığı insanda Hulusi Kentmen‘i her yönü ile tanıyabileceğimiz zannını doğuruyor. Ne var ki, kitabı bir solukta okuduktan sonra farkediyoruz ki, kitaptan edindiğimiz bilgiler, önceki bildiklerimizin çok da üstünde değil. Bu eksikliğin farkında olmalı ki yazar ve torun Melek Kentmen, yeni tanık aktarımları ile özellikle, Türkan Şoray, Atilla Dorsay, Filiz Akın, Göksel Arsoy ve daha bir çok Hulusi Kentmen‘i bilen kişileri de ekleyerek kitabını yeniden okuyucularının önüne sunacağı müjdesini veriyor. Ancak yine de kitapta, genel Yeşilçam halini tüm o ana karakterlerden birisinin ağzıyla aktarımı bize sinemamızın hal-i pürmelalini sermesi bakımından önemli. Örneğin 1964 tarihli, Memduh Ün tarafından çekilen, oyuncuları Yıldız Kenter, İzzet Günay, Semra Sar ve Hulusi Kentmen olan, Alejandro Casona‘nın eserinden uyarlanma “Ağaçlar Ayakta Ölür” filminin döneminin eleştirmenlerince yan karakterler özelinde nasıl yerden yere vurulduğunu, Türk sinemasının kimi yönleri ile başarılı yapıtlarının ne türden zorluklar içinde gösterime sokulduğunu görüyoruz. Hep bilinen bir gerçektir sinemamız temelinde, ana karakterler dışındaki yan oyuncuların çektikleri sıkıntılar. Her ne kadar, asker kökenli olması nedeni ile planlı bir yaşamı bulunduğundan iktisadi bakımdan çok zorluk çekmese de Hulusi Kentmen, aynı şansı diğer Yeşilçam oyuncuları için söylemek çok zor. Çok hazin hikayeler aklımızın en ıstıraplı köşesinde mahfuz halen.

Kitapta, salt sinema oyuncusu olarak değil, kişisel ilişkilerinde, örneğin evililik hayatında nasıl bir insan olduğunu görüyoruz kimi örnekleriyle Kentmen‘in. Kitabı okuduğumuzda gördüğümüz şu ki, kıskanç bir eş aslında Kentmen. Özellikle kitapta nakledilen nayloncu hikayesi bu denilenin ispatı niteliğinde. Hulusi Kentmen bir dönem reklam filmlerinde de oynar. Halk nezdinde babacan tavrı ile o kadar sahici bir görünüm sahibidir ki, reklam markalarının yanıltıcı kimi durumları, müşteri tepkisi olarak kendisine yönelir. Kurgusal anlatımı ile Kentmen şöyle anlatır vakayı: “…1982 senesiydi, bir içeceğin reklamını önerdiler bana. Deneme yaptık. Baktım, tadı ve kokusu bayağı kahveye benziyor. Bunun reklamını yaparım dedim. Reklam filmi çekildi. Televizyonda yayımlandı…Fakat bir süre sonra evin telefonları sürekli çalmaya başladı. Telefonu açan bana küfrediyordu. Yahu yaşlı bir adamsın, biz sana güvendik aldık. Rezil bir şey çıktı, utanmıyor musun? demeye başladılar. Hepsine ayrı ayrı bu işle bir ilgimin olmadığını, bu malı başkasının ürettiğini, benim yalnızca reklamını yaptığımı anlatmaya çalıştım. Bundan dolayı çok sıkıntılı günler geçirdim. Sahtekârlar ise piyasadan kayboldular tabii.

Zorluklarla sinemaya başlar. Deniz Astsubayı iken, vakit buldukça setlere, tiyatro sahnesine koşar. Bu müşkül hallerin farkında olarak gençlere, sanatsevenlere hep destek olur. Zihni Göktay‘ın vapurdaki karşılaşması, o babacan tavırları, vapur idarecilerinin kendisine hürmeti, filmdeki inandırıcılığının, reelde de izlerini taşıdığını gösterir. Benzer anlatım Erhan Tuncer‘de de vardır. “...onun olduğu filmlerde, başlarda olmasa da sonlarda illa ki olayı tatlıya bağlayacak kişinin o olduğunu bilirdiniz. Kötü başlasa bile filmi iyi bitirir, belleklerimizde edindiği babacan yerin yıkılmasına izin vermezdi…Onun pala bıyıkları, sadece Yeşilçam’ın değil, Türk toplumundaki babacan insan figürünün de pala bıyıklarıdır. Onun içten gülümsemesi, mahalle bakkalımızdan, manavımızdan, camiimizin imamından beklediğimiz gülüştür. Onun affediciliği, türlü muzırlıklar yaptıktan sonra karşısına çıktığımız babamızdan, kavgayı ayırmaya giderken karakolluk olduğumuzda karakoldaki komiserden, haksız yere çıktığımız mahkemedeki hakimden beklediğimiz affediciliktir.” Kitapta oyuncular arasındaki dayanışma va dostluğun önemi de yer alır satırlarda. Özellikle Sadri Alışık ve Ayhan Işıklı kısımlar dokunaklıdır da her anı ile.

Tanıklar anlatırlar, ama gidenleri en iyi kalanlar, en yakınlar gerçekten anlar. Bu bakımdan son sözü Melek Kentmen alır, ölümün o hiç bitmeyen ıstırabını taşır. Ölüm ile birlikte hatıralar da eksilir ölenden. Sesini, kokusunu, bakışını unutmak istemezsiniz gidenin. Babanız, dedeniz, halanız, kimse kaybettiğiniz anılar birer birer yiter, ölümün korkutuculuğu da esasında bundandır. Bu sene İzmir’de Suat Taşer Açıkhava Tiyatrosunda izlediğim “Evlat” oyununda babayı canlandıran Onur Saylak, oğlunun hayaline sarılarak “artık seni rüyamda görmüyorum oğlum” demişti. Seyircilerin tepkisi gözyaşlarıydı, anılardan süzülerek belki de. Ne var ki şanslıdır Melek Kentmen, dede anonimleşmiş, bir bakıma herkesin dedesi olmuştur. TV’de, ekranda, her zaman bir Yeşilçam filminde görülmesi mümkündür, bence bu büyük bir nimettir.

…dedemi kaybettiğim gün geldi aklıma. O acıyı tekrardan yüreğimde hissettim. Marmara Üniversitesi Hastanesine kaldırılmıştı. Yaşlılığa bağlı solunum yetmezliği sebebiyle, o gün babamla ziyaretine gitmiştik. İçeri girdiğimizde bembeyaz çarşaflı yatağın içinde gözlerini tavana dikmiş öylece yatıyordu. Farketmedi bizi. Tek kişilik bir odaydı. Baş tarafında serum şişesi asılı, başucundaki komodinin üzerinde bir sürahi içinde su ve bir bardak duruyordu. Ayrıca bir gazetenin çözülmüş bulmaca eki, üzerinde bir kalem duruyordu. Ben odaya göz gezdirirken tekrar dedeme takılmıştı gözüm. Bu sefer yüzünü pencereye çevirmişti. Hareket eden ağaçların yapraklarına bakıyordu. Hala fark etmemişti geldiğimi. Yanına gittim, elini tuttum. O zaman farketti geldiğimi. Uzun uzun baktı. Sarıldım. Öptüm. Hastane kokuyordu. Zar zor, sık sık mola vererek konuşmaya başladı. Vefasızlıktan yakınıyordu. Bütün filmlerinde zengin fabrikatör, komiser, en ünlü jönlerin babası, yumurcağın dedesi olan Hulusi Kentmen vefasızlıktan yakınıyordu…. aynı gün eve döndüğümde dedemi kaybettiğimizin haberini aldım. Ben yanından hemen ayrıldıktan sonra kaybetmişiz onu.

Cenaze töreni çok kalabalıktır. En zor anlarda nasıl ki Yeşilçam’a sığınmışsak, ölümünde, bir bakıma hayata da bir rol biçerek, sembolik olarak, bakın özelde Zihni Göktay‘a nasıl yansımıştır bu durum”…İşin bir başka duygusal tarafı Halit Akçatepe’nin vefatında Karacaahmet Mezarlığında büyük bir izdiham vardı. Mezarlığın içindeki Şakirin Camiin’de kılınmıştı cenaze namazı. Camii’den çıktık. Yakın bir adada galiba üçüncü ya da dördüncü ada olabilir, oraya doğru giderken nasıl bir insan seli, anlatılmayacak kadar bir insan kalabalığı var. Bir taraftan aralarında beni tanıyanlarda çıkıyor. Halit Akçatepe ile oynadığımız bir kaç film de vardı. Tabii o zamanlar biz de popülerdik. Neyse itiş kakış, itiş kakış öyle bir kalabalık oldu ki nerede ise caddedeki setten aşağı düşeceğim. Kendime tutunacak bir yer arıyorum. Ayaklarım yerden kesilmek üzere. O arada can havliyle mezar taşına tutundum. Ama hangi mezar taşı olduğunu bilmiyorum. İleriye gitmenin imkanı yok. Can güvenliğim açısından o izdiham hafifleyene kadar orada beklemek zorundaydım. İnsanlar gitti. Ben orada kaldım. Bir mezar taşına baktım ki, Hulusi Kentmen yazıyor. Ona tutundum. Düşünebiliyor musun ne kadar duygusal ne kadar metafizik bir olay. Tesadüfi tutundum. Biraz da konuştum. Hulusi babam görüyor musun? Seneler sonra yine Karaköy, Kadıköy vapurunda olduğu gibi sana tutundum dedim.

Marcel Proust‘u dev eseri olan “Kayıp Zamanın İzin‘de” kitabına belki de sadece geçmişin kokusu yazmaya itmişti. Proust eserinde yaşadıkça, hiç aklımızdan geçmeyen şeylerin eklendiğini belirtir hayatımıza. Torun Melek’ten dede Hulusi’yle yapılan farazi röportaj ile de, 17 yaşındaki çocukluk çağındaki Melek’in yeni bilgileriyle dedesine saygısını hissedersiniz bu kitapla her anında. Bize düşen ise sadece okumak olmasa gerekir, sinemamızın dünden bugüne gelinmesinde büyük katkısı olan değerleri sahiplenmekle başlamak nasıl olur mesela? Anısına saygıyla…

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here