Seni Tanıyorum
KADINLARDAN NE İSTİYORSUNUZ?
Bir kadın anne olduğunda neden önce kariyerinden, sonra cinselliğinden, en sonunda da kendisinden vazgeçmek zorunda? “Seni Tanıyorum”, psikolojik gerilimle kadınlık hâllerini aynı evin içine sıkıştırırken, erkeklerin yarattığı sırların ve ihanetlerin neden yine kadınların savaşına dönüştüğünü soruyor.
Yine yeni bir dizi, yine aynı yüzler, yine “en iyisi” denenmek istenen psikolojik gerilim hikâyesi. Bütün bunlara “yine” dememin elbette bir sebebi var. Netflix’in yeni dizisi “Seni Tanıyorum” kütüphaneye yüklendi. Senaryosunu Tuğba Doğan’ın yazdığı, yönetmenliğini Mert Baykal’ın üstlendiği dizide Elçin Sangu, Melis Sezen ve Ozan Dolunay başrollerde. Dizi, doğum yaptıktan sonra ara verdiği ressamlığa dönmek isteyen Funda’nın hayatına gizemli bakıcı Nazlı’nın girmesiyle başlayan hikâyeyi anlatıyor.
Doğum yaptıktan sonra sanat kariyerine ara veren Funda (Elçin Sangu), sanat kariyerine geri dönmek için kızı Mavi’ye bir bakıcı arar ve bulur. Nazlı (Melis Sezen), Funda’nın evinin içine sırlarıyla ışınlanır ve hikâye başlar. Funda ve eşi İlker (Ozan Dolunay) mutlu bir fotoğrafın içinde yaşar. Mimar olan İlker, ressam eşi ve küçük kızları Mavi ile sürdürdükleri hayatlarında Nazlı’yı görmesiyle olacakların ilk sinyallerini verir.
Bir umutla izlediğiniz dizinin ilk falsosu da buradan gelir. Nazlı ve İlker’in saklı geçmişleri birer fotoğraf karesi gibi atılır önümüze. Geçmişte birlikte olan Nazlı ve İlker, Funda’dan elbette bu gerçeği saklar. Mesele şu ki Türkiye’de böyle sert bir coğrafyada, bir kadının, kocasının daha önce tek gecelik bile olsa birlikte olduğu kadını kendi evine, çocuğuna bakıcı olarak getirmesi pek olası bir durum değil. Üstelik İlker’in itirafının da bu noktada pek bir işe yaramadığını görürüz. Çünkü Funda, Nazlı’yı kendi evine alırken geçmişten habersizdir; İlker ise Nazlı’nın yeniden hayatına girmesine karşı koymayan, hatta derinlerde bunu isteyen taraftır.
Ama Funda kendine münhasır ve sınıfsal olarak toplumdan daha yukarıda bir yerde olduğu için “tek gecelikse ne olacak canım” der ve Nazlı’nın kızına bakıcı olmasında bir beis görmez. Böylece Nazlı’nın eve girmesinin önünü açan da aslında Funda olur. Bu esnada İlker de Nazlı da geçmişin karanlık sokaklarında dolaşmaya başlamışlardır bile. Senaryonun ilk falsosu böyle başlarken biz çoktan bu falsoyu görmezden gelmişizdir.
Dizinin sinematografik tarafına geldiğimizde ise başka bir şey söylemek gerekiyor. “Seni Tanıyorum”, hikâyesindeki bazı zorlamalara rağmen görsel dünyasını kurmayı biliyor. Evin steril ve güvenli görünen atmosferi, karakterlerin arasındaki gerilimin giderek büyümesiyle birlikte başka bir anlama bürünüyor. Mutlu aile fotoğrafının içindeki küçük çatlaklar, mekân kullanımı ve karakterlerin birbirlerine bakışları üzerinden yavaş yavaş büyütülüyor. Yönetmen Mert Baykal, gerilimi yalnızca olayların üzerine kurmak yerine görüntünün içine de yerleştiriyor. Bu da dizinin özellikle ilk bölümlerinde hikâyenin merak duygusunu diri tutan taraflarından biri.
Oyunculuklarda ise Melis Sezen’in Nazlı’sı ayrıca konuşulmayı hak ediyor. Nazlı’yı yalnızca “tekinsiz bakıcı” klişesine sıkıştırmadan, sevgiye açlığı, yalnızlığı, takıntısı ve geçmişiyle birlikte oynuyor. Karakterin ne zaman gerçekten kırıldığını, ne zaman rol yaptığını ve ne zaman kendi kurduğu hikâyenin içine düştüğünü takip etmek mümkün. Sezen, özellikle sessizlikleri ve bakışlarıyla karakterin huzursuzluğunu taşıyor.
Elçin Sangu ise Funda’da bildiğimiz oyunculuk çizgisini sürdürüyor. Karakterin sanatçı kimliği, anneliği, evliliği ve yeniden kendi hayatına dönme isteği arasındaki sıkışmışlığını taşıyor. Funda’nın güçlü görünen ama kendi hayatının içinde giderek yalnızlaşan hâli, Sangu’nun oyunculuğuyla daha görünür oluyor. İki kadın arasındaki gerilim de bu nedenle yalnızca senaryonun kurduğu bir çatışma olarak kalmıyor; oyunculuklar üzerinden de karşılık buluyor.
Dram / gerilim türündeki yapımda olaylar sırların bir bir açığa çıkmasıyla sürer gider. Biz bol sevişmeli, bol dramlı, bol arkadan iş çevirmeli sahnelerde kaybolup giderken birileri yine kadını, kadının bedenini, kadının yalnızlığını, kadının kariyerini ve anneliğini ilmek ilmek sorgulamış; içini iyice boşalttıkları hikâyeleriyle zihnimizin bir yerinde onları harmanlamış.
Kadın doğurduğunda kendi yaşamına kıymaya ilk kariyerinden başlar. Artık annedir ya, çocuğa onun gibi bakacak yoktur. Ne iş yaparsa yapsın önce kariyerini terk eder. Bütün emeklerini gözünü kırpmadan çöpe atar. Nasılsa anne olmuştur. Allah ona böyle ulu bir vasıf vermiştir, ne yapsın diğerlerini? Sonra cinselliğini çöpe atar. Zaten cinselliği onun en sonda yürüyen duygusudur. Çünkü cinsellik erkeklerin duygusudur, hatta direkt erkekle eştir. Eşinin pornografik içeriklere bakması, onu aldatması gibi unsurların bir önemi yoktur. Çünkü o artık annedir.
Dünyanın neresinde olursa olsun bir kadını en iyi kullanılabileceği duygudur annelik. “Seni Tanıyorum” dizisinden yola çıkarak dizide gördüğümüz annelik kavramı; edebiyatın, şiirin, sinemanın, iktidar politikalarının bile yegâne konusudur. Ekrandaki dizilerde de her şey kadından ve anneden geçer. Her çocuğu sadece anne yetiştirir. O çocuk katil de olsa deha da olsa sorumlusu annedir. Köyde ağa da olsa, fabrikada işçi de olsa anne söz söyleyen, çocuğunu duyguları ile ikna edendir.
Mesela “Seni Tanıyorum” dizisinde İlker karakterinin kızıyla agu gugu yapmasından başka bir bağı ve sorumluluğu yoktur. Üst sınıftan bir sanatçı olmasına rağmen kadın her bir yükü sırtına almışken bir de İlker’in geçmişten gelen yükünü taşır.
Nazlı karakteri ise bambaşka bir dramın içinden çıkan, takıntılı, sevgiye aç, yalnız bir kadındır. O da tıpkı diğer kadınlar gibi ve sınıfı ne olursa olsun hayatın tüm yükünü sırtlamıştır. Ve ne yazık ki dizide Nazlı ile Funda’nın savaşını izliyoruz. İçinde yine yalan, sır, cinayete teşebbüs, istismar ve daha fazlası var. Ancak bu çetrefilli işler erkeklerden değil, kadınlardan çıkıyor. Neden? Yoksa kutsal kitaplardan bugüne taşınan o “şeytan kadın” meselesi hâlâ bitmedi mi?
Kadın kadının yurdu olduğunu söyleyen feminist hareketlerin, sokaklarda “Yemekleri uzaylılar yapsın!” diye slogan attığı bir dünyada bile kadınlara biçilen annelik, fedakârlık, sabır ve bakım rolleri bitmiyor. Kadınlar sokak ortasında katledilirken, çocuklar istismara uğrarken, kadınların hayatlarına ilişkin kararlar hâlâ başkalarının sözleriyle kurulurken ekranda da aynı hikâyeyi izliyoruz : Kadın ne yaparsa yapsın, dönüp dolaşıp yine kadın sorgulanıyor. Üstelik mesele yalnızca Funda değil, yalnızca Nazlı da değil. Biri anne olduğu için, diğeri yalnız olduğu için, biri kariyerine dönmek istediği için, diğeri sevgiye tutunduğu için kadınların üzerine başka başka yükler bindiriliyor. Erkeklerin kurduğu ilişkiler, sakladığı sırlar, yaptığı seçimler ise hikâyenin içinde bir şekilde arka plana çekiliyor.
Sonra iki kadın karşı karşıya getiriliyor. Biri diğerinin hayatına giriyor. Biri diğerinin bedenine, anneliğine, evliliğine, kariyerine dokunuyor. Ve biz bütün bu hikâyeyi kadınların savaşı olarak izliyoruz. Ne olursa olsun soru şu : Kadınlardan ne istiyorsunuz?
Misafir Yazar : YASEMİN SEVEN ERANGİN
Yönetmen : Mert Baykal
Senaryo : Tuğba Doğan
Kurgu : Kübra Kaytan, Ahmet Can Çakırca
Müzik : Cem Ergünoğlu
Oyuncular : Elçin Sangu, Melis Sezen, Ozan Dolunay, Cemal Hünal, Efe Taşdelen, Nergis Öztürk, Arbil Tabur, Mine Teber
Türkiye / Gerilim / 8 Bölüm 50 Dk.











