Glass

Uyarı: Daha önce yönetmenin ‘Unbreakable’ ve ‘Split’ filmlerini izlememiş seyirciler için yazının bazı kısımları zor anlaşılır gelebilir. Bu durumda filmi izledikten sonra okumanızı öneririz.

Shyamalan’ın dünyasında yüzleşmeler…

Bana Mr Glass diyorlar!’… Shyamalan’ın 2000 yapımı filmi ‘Unbreakable’da Elijah Wood karakteri, diğer adıyla ‘Mr Glass’ yani ‘Cam adam’, filmin finalinde üstündeki esrar perdesini kaldırdığında, gözyaşları arasında, kendisini terk eden, diğer kahraman Dunn’ın arkasında böyle seslenmişti!

Shyamalan’nın, çok uzun zaman önce başlattığı bu üçleme (‘Unbreakable’, ‘Split’ ve bu film) bir devamdan veya bir üçlemenin son ayağından ziyade aynı ana karakterler üzerinden giden bağımsız bir film gibi duruyor. Kuşkusuz ilk iki filmi izleyen seyirciler diğer filmlerle arasında yeni bağlar kuracaklardır ancak bu üç ayrıksı karakterle ilk kez karşılaşan kişilerin de filmde yeni açılımlar bulacağı ve ilginç bir yapım izleyeceği de bizce bir gerçek…

Uzunca bir zamandır David Dunn, kendisinde keşfettiği, inanılmaz bir güç ve çok kuvvetli bir altıncı his gibi insanüstü özelliklerini kullanarak, saldırıya uğrayan insanlara yardım ediyor ve onları kurtarmaktadır… Bu göreve ilk başladığı andan itibaren geçen nerdeyse yirmi yıllık süre zarfında özel hayatında da önemli değişikler olmuştur: eşini beş sene önce kaybetmiş, futbol stadyumundaki özel güvenlik görevinden ayrılmış ve artık yetişkin bir yaşta olan oğluyla, evlere güvenlik alarmları satan bir dükkan işletmektedir. Çoklu kişilik bölünmesi yaşayan, tehlikeli Kevin Crumb’ın en son kaçırdığı bir grup genç kızı kurtarmaya çalışırken hem kendisi hem de saldırgan Crumb polis tarafından gözaltına alınıp psikiyatrik bir hastaneye gönderilir. Bu iki karakterin gönderildiği hastanede, uzun zamandır yatmakta olan Elijah/Mr Glass da bulunmaktadır ve bu üçlünün beklenmedik karşılaşması, bu yerdeki bütün dengeleri bozar ve etraflarındaki insanlar için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlar….

Yönetmenden üçüncü adım…

Shayamalan yaratıcısı olduğu bu üç karakteri yüzleştirirken aslında kendisine bazı kesimler tarafından yöneltilen eleştirilere göğüs geren bir duruş sergiliyor. Bilindiği üzere bazı seyirciler yönetmenin ikinci filmi ‘Unbreakable’ ın finalinin ilk filmininki kadar (‘Altıncı his’) vurucu olmadığına ve yönetmenin biraz kolaya kaçtığına, ilk filminin başarısı altına sığındığına dair tenkitlerde bulunmuşlardı. Halbuki bizce yönetmen kariyeri ilerledikçe, kamerasını, daha çok şaşırtan bir finalden ziyade bütün insanlığı etkileyen krizlere, büyük ve küçük toplumlarda doğaya konusunda oluşan bir paranoyaya çevirmişti…

Bu filmde durum biraz daha farklı… Burada yönetmen, önceki filmlerinden aşina olduğumuz karakterlerini kullanırken konunun asıl merkezini onların eylemleri üzerine kuruyor. Ancak bu sefer farklı olarak üçlü ana karakterinin insanları nasıl etkilediğine değil daha çok etraflarındaki sıradan insanların onlara ne gözle baktığına yoğunlaşıyor. Gerek onların psikolojisini çözmeye çalışan kadın doktor olsun, gerek onlarla ister istemez iletişime geçen hastane görevlileri olsun gerekse de bu üçlünün arkalarında bıraktığı insanlar olsun, etraflarındaki herkes bu karakterlerden ziyade onların asıl amaçlarını ve eylemlerini sorguluyorlar. Başka bir deyişle yönetmen ana karakterlerini tanıdığımızın farkında ve onları tekrar tanıtmak yerine, hayatta ne tarafa doğru gittiklerine dikkat çekiyor…

Akıl ve gücün tehlikeli birlikteliği…

Ana karakterlerin hastanede bulundukları sürece, dikkatimizi çeken nokta, sıradan insanların asıl tehlike yaratabilecek dengesiz iki karakterden ziyade çok daha iyi niyetli ve basit bir adamı kontrol altında tutmaya çalışması oluyor. Çok ciddi bir psikolojik dengesizliği olan ve genç kızları kaçırıp, tutsak eden Crumb veya çok akıllı ancak çok tehlikeli olduğu bilinen Elijah yerine, adeta bir iyilik meleği olan Kevin Dunn’ı, diğer iki kişi gibi hatta onlardan daha sıkı bir şekilde baskı altında tutmaları filmin bizce toplumun genelde ayrıksı olanlara karşı duyduğu korkuya işaret ediyor… Yaptığı eylemler ne kadar iyi yönde olursa olsun insanlar anlayamadıkları, bilimle açıklayamadıkları şeylerden ürküyorlar, korkuyorlar… Onların üçüyle özel olarak ilgilenen bir psikoterapistin seansı sırasında, üçü arasında sadece Dunn’ın masaya kelepçeli bir şekilde tutulması bunun en net göstergesi…

Belki de filmdeki karakterler şöyle bir şeyin farkında: Dunn’ın hem fiziki açıdan güçlü olması hem de belli ölçülerde mantıklı birisi olması, barındırdığı çoklu karakterlerden en tehlikelisi ‘The beast’ın patlak verdiği anda inanılmaz güçlü ama mantıksız olan Crumb’a veya çok akıllı ve kurnaz olan ancak fiziksel olarak çok hassas olan Eliah’a göre, çok daha tehlikeli gibi duruyor. Ancak ne yazık ki korkulan gerçekleşiyor ve ne zaman ki Elijah sinsi ve kötücül aklı, Crumb’da arada patlayan ‘hayvansı’ yönü keşfediyor, bunu sonuna kadar kullanmaya karar veriyor. Adeta beyin ve kas birleşmiş oluyor ve ortalık adeta bir şiddet senfonisine dönüşüyor…

Arkamızda bıraktıklarımız…

Filmdeki üç ana karakterin hastaneye kapatıldıklarında, arkalarında bıraktıkları yani önceki hayatlarında kendilerine en yakın olan insanlar da sadece senaryoyu zenginleştiren yan kişiler değil, daha çok her karakterin ‘gri’ yönüne açılımlar sunan kişiler… Örneğin Dunn’ın oğlu Joseph, babasının polise hiç haber vermeden, kendi başına adalet dağıtmasını sakıncalı ama bir taraftan doğru buluyor, Elijah’ın annesi, oğlunun çok kötü şeyler yaptığının farkında ancak onun bunları kötü niyetten ziyade kendisinde bulunan bir fiziksel eksikliği kapatmak için yaptığını düşünüyor ve Crumb’ın kaçırdığı kızlardan biri olan (!) Casey ise Crumb’ın insancıl yönünü de görmüş olduğu için onun kötü değil hasta biri olduğunun farkında…

Filmin biçiminde ve atmosferinde de ciddi bir ‘unbreakable’ esintisi mevcut… Zaten filmin ciddi bir kısmı hastanede geçtiği için, buradaki iç mekanlardaki soğuk ve donuk renkler nerdeyse dış mekana geçildiğinde de devam ediyor. Açık alanlardaki hava kapalı ve hiçbir yeşillik alan veya güzel bir mimari çizgi taşıyan yapı görünmüyor. Sadece şehri istila eden bazı gökdelenleri uzaktan görüyoruz. Tabii ki bu biçimsel kullanım sadece kadraj doldurmak için değil. Bu görüntüler birçok yoruma açık olsa da, bir şekilde Crumb’un bütün insani yönüne zıt hayvani karakterine parmak basmak için veya Elijah’ın tekrar toplu mekanlara düzenleyeceği suikastların hedefi olarak yine kendi gibi birini (veya kendi deyişiyle tam zıttını!) bulmak için yapacağı bir işin projesi gibi görülebilir….

James McAvoy’dan harika bir performans!

Filmdeki oyunculuk performanslarına da ayrı bir parantez açmamız gerekir: Bruce Willis’in ve Samuel L. Jackson’nın çizdiği karakterleri zaten ilk filmde oldukça inandırıcı ve başarılı bulmuştuk… Kuşkusuz James Mc Avoy’un da çizdiği karakter(ler) bize yabancı değil ancak Avoy yine yirmiden fazla karakteri bütün derinlikleriyle oynayarak inanılmaz bir oyunculuk sergiliyor. Bu ister kadınsı Patricia karakteri olsun, ister duyarlı bir adam olan Kevin karakteri olsun, ister çocuksu Hedwig karakteri olsun ya da isterse içindeki bütün şiddeti, kötülüğü ortaya çıkardığı ‘The beast’ (hayvan) karakteri olsun durum değişmiyor. Bu kadar kısa aralıklarla bu kadar çok karakteri karikatüre düşmeden sergilemek bizce neredeyse bir oyunculuk dersi anlamına geliyor.

Shyamalan’nın bu son filmi etkileyici bir üçlemenin son ayağından veya bir devam filminden ziyade, onun, ilk iki bölümündeki ana karakterleri bir araya toplayarak başka ve bağımsız bir hikaye yarattığı bir yapım… ‘Unbreakable’ın sonunu biraz sönük bulanlar (biz onlardan değiliz!) ve ‘Split’i biraz tamamlanmamış bulanlar bile bizce çok değişik bir tat alabilir… Kısaca bizce kaçırılmaması gereken bir film…

Yönetmen: M. Nihgt Shyamalan

Oyuncular: James McAvoy, Bruce Willis, Anya Taylor-Joy, Samuel L. Jackson, Charlayne Woodard, Spencer Treat Clark, Luke Kirby…   Ülke: ABD

Film notum:

 

 

1 YORUM

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here