Mary Shelley

FIRTINALI, KURAL TANIMAYAN AŞK VE FRANKENSTEİN..

Haifaa Al-Mansour’un Emma Jensen’in senaryosuna katkıda bulunarak yönettiği, Dünya prömiyerini 2017 Uluslararası Toronto Film Festivali’nde yapan “Mary Shelley”, gerçek yaşamı yarattığı Victor Frankenstein karakteri kadar kural dışı ve ilgi çekici olan Mary Wollstonecraft’ın yaşamı ile, dünyanın ilk bilim-kurgu romanı olarak nitelenen, “Frankenstein ya da Modern Prometheus”un yaratım süreciyle ilgili ilginç bir film.

Vecide” filmiyle ün yapan, Suudi Arabistanlı yönetmen Haifaa Al-Mansour, daha sonra adı “Mary Shelley” olarak değişecek olan “A Storm in the Stars / Yıldızlarda Fırtına”yı yönetmesi teklif edildiğinde, kendi kültürüne çok yabancı bir karakteri anlatmaya, üstelik 1800’lü yılların başlarında İngiltere’de geçen geçen bir dönem filmi çekmeye epey çekimser yaklaşmış.

Ancak senaryoyu okudukça Mary’nin öyküsüyle kendi yaşamı arasındaki paralelliklerden etkilenmeye başlamış. Tek başına sokağa çıkamadığı ve yabancı erkeklerle konuşması yasak olduğu için, yasal izini olmasına karşın, “Vecide”nin birçok sahnesini, kendisi bir kamyonetin içinde kalıp oyuncularıyla telsiz telefon aracılığıyla iletişim kurarak çekmek zorunda kalışıyla, babasının desteğiyle iyi bir eğitim almış olan, ancak döneminin bütün kadınları gibi ikinci cins olarak ikincilmiş muamelesi gören, romanının ilk baskısına ünlü bir yazarın önsözü dışında kendi adını koyamayan Mary’nin yaşadıkları arasındaki benzerlikler sebebiyle filmi çekmeye karar vermiş.

Şair Abdul Rahman Mansour’un 12 çocuğunun sekizincisi olarak 1974’de Suudi Arabistan’da doğan Haifaa Al-Manosur, ülkesinin ilk ve tek kadın sinemacısı. Sinemayı 2018’e kadar yasak olduğu için, babasının temin ettiği videolarla keşfeden, yine babasının desteğiyle Kahire Amerikan Üniversitesinde Edebiyat okuduktan ve Sydney Üniversitesinin Film Studies bölümünde yüksek lisans yapan Al-Mansour, ödüllü üç kısa filmin ardından, Basra Körfezi Arap Ülkelerindeki kadınların yaşamı hakkında 2005’de “Gölgesi Olmayan Kadınlar” adlı belgeseli çekmiş.

Dünyanın birçok festivalinde gösterilen, ödüller kazanan film, ülkesinde sinem yapmak isteyen gençlere cesaret vererek yeni bir sinemacı kuşağının gelişmesine de katkıda bulunmuş. Suudilerin geleneksel ve kısıtlayıcı kültürlerini eleştirel bir bakışla yenilemeleri gereksinimi, bağnazlığın tehlikeleri, hoşgörünün şart olduğu gibi tabu konuları tartışmaya açmasıyla Haifaa Al-Manosur, Suudi Arabistan’da hem övülen, hem yerilen bir sanatçı.

İlk gösterimi 2012 Venedik Film Festivalinde yapılan, yazıp yönettiği ilk kurmaca film “Vecide”, Suudi Arabistan Tarihinde Oscar adayı olan ilk film olmuş. Riyad banliyösünde yaşayan, yeşil bir bisiklete sahip olmayı ve onunla gezinmeyi hayal eden 10 yaşındaki bir kızın yaşamına odaklanan “Vecide”, tamamı Suudi Arabistan’da çekilen ilk film, halâ ülkede bir kadının çektiği ilk ve tek film olarak, gerçekten de ilklerin filmi olmuş.

Yaptığı bütün filmlerde kendi coğrafyasındaki kadınlarının sorunsalına eğilmiş olan Al-Mansoor’un ülkesi dışında çektiği ilk filmin de kadın odaklı olması şaşırtıcı değil. Kendi ülkesinin kendi insanlarını anlattığı “Vecide”deki samimiyeti ve doğallığı bu iyi çekilmiş, iyi oynanmış romantik dönem filminde bulmak biraz zor. Basın gösteriminde birlikte izlediğimiz, sadece bizler gibi “Vecide”yi değil, tanımış olduğu Haifaa Al-Manosur’u da çok seven, sevgili dost Alin Taşçıyan’ın çok yerinde bir yorumuyla “Mary Shelley”, BBC yapımı bir Jane Austen uyarlamasını andırıyor ki, bu bir iltifat değil. Bence asıl sorun, Emma Jensen’in senaryosunun, 16 yaşındayken İskoçya’da tanıştığı döneminin gözde romantik şairi Percy Bysshe Shelley’e âşık olan Mary ile Percy’nin fırtınalı, kural tanımayan aşklarına çok fazla odaklanarak dönemin arka planını ihmâl etmesi.

Örneğin Mary’nin kitapçı babası William Godwin’in yazar yönü ikinci planda kalırken, özgür aşkın ve kadınlara eşitlik haklarının savunucusu, “Vindication for the Rights of Woman / Kadın Haklarının Korunması” kitabında, kadının erkekten aşağı derecede sayılmasını reddeden, çağının çok ötesinde yazar, radikal feminist annesi Mary Wollstonecraft’ın şöyle bir adı geçiyor. Dönemde insanlarının erken yaşta gelişmesi, (Mary 16 yaşındayken tanıstıklarında Percy 21 yaşındadır, bitmiş bir evliliği ve çocuğu vardır), yaşamın kısalığı (Mary Shelley doğal sebeplerle 55 yaşında ölmüş) Emma Jensen’in ilgi odağında değil.

Yine de Al-Manosur ve Jensen ikilisi, yaratıyla yaratıcısı arasındaki ilişkiyi, döneminin hoşgörüsüzlüğünün, aşırı muhafazakârlığının, ilk bakışta ilerici görünse de sevdiği adama arada bir ayak bağı olan erkek egemen bağnazlığın özgür ruhlu Mary’nin imbiğinden geçerek nasıl bir başyapıta dönüştüğünü izleyiciye başarıyla aktarıyor.

Hemen bir parantez açarak, sinemada çok sayıda filmin esin kaynağı olan, ancak hep hakkı olmayan seviyelerde ele alınan Frankenstein öyküsünün, üzerine iliştirilmiş “korku klasiği” yaftasını aşan, sevgisizlik ve ötekileştirme karşıtı nefis bir roman olduğunu belirtmek isterim.

Oyuncu yönetimi gerçekten başarılı. Film çekilirken nerdeyse Mary ile yaşıt olan, ablası Dakota gibi ünlü bir yıldız olmaya namzet Elle Fanning ile “Loving Vincent”in yakışıklısı Douglas Booth, karizmatik bir çift oluşturuyor. Bel Powley (Mary’nin üvey kardeşi Claire) ile Tom Sturridge (Lord Byron) göründükleri her sahnelede öne çıkarak rol çalıyorlar.

Tek çözemediğim son dönemin iki ünlü ötesi dizisi “Downton Abbey’s”den Anna Bates / Joanne Froggatt ve “Game of Thrones“dan Arya Stark / Maisie Williams gibi iki tanınmış oyuncuyu filme dahil edip neden figürasyondan bir gıdım fazla roller verildiği.

Sonuçta artıları eksilerinden fazla olan bir film. Tabii ki görülmeye değer. Ama asıl değecek olan bu vesileyle Mary Shelley’in u güzelim kitabını hatırlamak, ilk kez keşfetmek ya da bir kez daha keyifle okumak.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here