Viktor Apalaçi Cannes’dan Bildiriyor

72. Cannes Film Festivali ana yarışma seçkisinde son yılların en zengin programı var.

Parlak bir Açılış Töreni’yle başlayan festivalin başlama vuruşunu Jim Jarmush’un ‘Ölüler Ölmez’i yaptı. Bu zombi filmi parodisi kimseyi tatmin etmedi. İkinci gün gösterilen festivalin ilk şok filmi ‘Les Miserables’, ilk uzun metrajlı filmiyle cesur bir çıkış yapan genç yönetmen Ladj Ly’yi gündeme taşıdı. Güney Amerika temsilcisi Brezilya filmi ‘Bacurau’ sert içeriğiyle övgü aldı.

Ken Loach, ‘Sorry We Missed You’da işçi sınıfından insan dramlarını anlatmayı sürdürürken, proletaryanın sesi olmayı insanın içini acıtan bir tonla işliyor. Viktor APALAÇİ / CANNES


ÖLÜLER ÖLMEZ / The Dead Don’t Die

FESTİVALDE HIZLI BAŞLANGIÇ

Seçkisinde tercihini Auteur sinemadan yana kullandığını açıklayan festival yönetimi, Açılış Filmi olarak Jim Jarmush’un zombi komedisi ‘Ölüler Ölmez’ini seçti.

Bu korku türüne ve türün unutulmaz ustası George Romero’ya saygı duruşunda bulunan film, eğlendirmeyi amaçlayan, mizah duygusu güçlü bir zombi parodisiydi.

Açılış Galasının takdimcisi komedyen Edouard Baer’e aktör Javier Bardem ile aktris-şarkıcı Charlotte Gainsbourg eşlik ettiler. Fransa’nın en sevilen stand-up oyuncusu- yönetmen Baer, Cannes’da bu göreve dördüncü kez soyunuyor. 2008 ve 2009 Açılış Galalarında sahnede yer alan Baer, geçen yıl gösterdiği başarıyla bu yılın takdimcilik görevini sürdürmeyi garantilemişti.

Gainsbourg ile Bardem’in müşterek özellikleri, ikisinin de jüri başkanı Alejandro G. Inarritu’nun birer filminin başrolünde oynamaları. Fransız aktris ‘21 Gram’da (2004), İspanyol aktör 2010’da kendisine Cannes’da En İyi Aktör Ödülü’nü getiren ‘Biutiful’da, Inarritu yönetiminde oynamıştı. Gainsbourg’un 2009’da Lars Von Trier’in ‘Antichrist’iyle kazanılmış bir En İyi Aktris ödülü var.

Inarritu’nun İspanyolca yaptığı ve uzun tuttuğu konuşması arasında kamera, uyuklamakta olan jüri üyesi Bill Murray’ı yakalayınca salondan gülüşmeler yükseldi. Edouard Baer, Amerikalı aktöre övgüler getirerek durumu toparlamayı denedi ve kendisini en çok ‘poker face’ bulduğu için takdir ettiğini söyledi.

Festival evvelce Onur Altın Palmiye ile taçlandırdığı Agnes Varda’yı ölümünden sonra anmayı ihmal etmedi. Sahneye konulan Varda’nın yönetmen koltuğu, ekranı aydınlatan gülümsemesi, Michel Legrand’ın ‘5’ten 7’ye Cléo’ için yazdığı şarkının Angéle tarafından seslendirilmesiyle Varda’ya saygı duruşu tamamlandı.

Fransız Kültür Bakanı Frank Riester’in hazır bulunduğu Açılış Galası’nda, başkan Inarritu jüri heyetini takdim etti.

Kadın üyeler arasında İtalyan senarist-yönetmen Alice Rohrwacher, Amerikalı yönetmen Kelly Reichardt, sinemadaki ilk rolünü çocuk yaşta Inarritu’nun bir filminde oynayan Elle Fanning ve Afrika’nın temsilcisi aktris-yönetmen Maimouna N’Diaye vardı.

ÖLÜLER ÖLMEZ / The Dead Don’t Die

AÇILIŞ TÖRENİ 400 SALONDA NAKLEN YAYINLANDI

Bir mezarlık görüntüsüyle açılan ‘Ölüler Ölmez’, izleyiciye canlanıp yattıkları yerden çıkan zombilerin, sakin kasaba halkının dünyasını karartacağını müjdeliyordu.

Filmin ölüleri canlandıracak ‘casting’i, Jarmush’un incelikli, zekâ dolu diyalogları ve toplumsal eleştirisi, oyuncu kadrosunun uyumlu performansları ne yazık ki ‘Ölüler Ölmez’i kaliteli bir film yapmaya yetmiyor. Bir yerden sonra tekrara düşen film sıkıcı olmaktan kurtulamıyor.

Ancak filmin, zombilerden korkmayan cenaze levazımatçısını oynayan Tilda Swinton’un, elinde (Kill Bill’in Uma Thurman’ını akla getiren) palasıyla performansı akıllardan çıkmayacak. Zombileri öldürmenin tek yolunun kafaları koparmak olduğunun bilincindeki Swinton’un kelle uçurma gösterisi salondan çok alkış aldı. Festivalin Açılış Galası’nın yapıldığı saatlerde ‘Ölüler Ölmez’ Fransa’da 600 salonda vizyona girdi. Bu salonların 400’ünde Festivalin Açılış Töreni naklen yayınlandı.

Ana yarışmadaki üç film daha festival günlerinde vizyona girecek; Pedro Almodovar’ın ‘Acı ve Zafer/Dolor Y Gloria’, Dardenne Kardeşlerin ‘Genç Ahmed/Le Jeune Ahmed’i ve Justine Triet’in ‘Sibyl’i.

ACI VE ZAFER / Dolor Y Gloria

BAŞLAMA VURUŞU JARMUSH’TAN

Genelde Amerikan filmleri (ve Woody Allen’in yarışma dışı yapıtlarıyla) açılan Cannes Film Festivali bu yıl seçimini Jim Jarmush’un ‘Ölüler Ölmez/The Dead Don’t Die’dan yana kullandı.

Jim Jarmush bu son filmiyle hoşlandığı ‘istila’ konulu filmlere dönüş yapıyor. Konusu 19. yüzyılda geçen ‘Ölü Adam/Dead Man’ (1995) westerninde Johnny Depp’in canlandırdığı karakter kural dışı avlanan bir katildi.

Forest Whitaker’in oynadığı ‘Hayalet Köpek/Ghost Dog’ (1999) suç dünyasında samuray kodlarına göre yaşayan bir adamdı. Tilda Swinton ile Tom Hiddleson iki ölümsüz âşık, iki depresif vampirdi. Yönetmenin tür sinemasına döndüğü, bir zombi hikâyesi anlattığı ‘Ölüler Ölmez’in, ölüleri uyandıracak bir oyuncu kadrosu var; fetiş oyuncularından Adam Driver, Tilda Swinton, karizmatik aktörler Bill Murray, Dany Glover, Tom Waits, Steve Buscemi, güçlü aktrisler Chloe Sevigny, Rosie Perez, Selena Gomez.

Jarmush, teknik kadrosunu kurarken (Peterson’un da aralarında bulunduğu) üç filmle birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Frederick Elmes’le yeniden işbirliğinde bulunmuş. Aynı şekilde kurguyu yine Alfonso Gonçalves’e teslim etmiş.

Jim Jarmush’un kariyerinin 13. filmi ‘Ölüler Ölmez’ korku türünün kötü kullanılmış bir komedisi değil, aynı zamanda yedinci sanata bir saygı duruşu hüviyetinde.

Jarmush, filminde modern toplumlar üstüne zombi felaketleri anlatan Amerikalı yazar-yönetmen George Romero’nun ‘Yaşayan Ölülerin Gecesi/Night of the Living Dead’ (1968) klasiğine de referans getiriyor.

Cannes Film Festivallerinin favori yönetmenleri arasında yer alan Jarmush, izleyicilerini kurduğu yaratıcı ve melankolik dünyasına alıştırdı. Garip mizah anlayışıyla izleyicilerini anti kahramanlarının sürüklediği özgün ve çizgi dışı dünyasına yolculuklara götürdü.

Filmin konusuna gelince; küçük bir şehir olan Centerville’de işler yolunda gitmiyordur. Ay gökyüzünde yükseliyor, ilk gün ışıkları belirsiz saatlerde kendini gösteriyor, hayvanların davranışı garip bir hal almaya başlıyor.

Bu değişikliklerin sebebini bilen yoktur. Ancak sızan korkunç haberler, bilim adamlarını endişeye sevk etmektedir. Hiç kimse Centerville’in başına gelebilecek en tehlikeli ve gizemli olayı önceden tahmin edemezdi. Gömülü oldukları mezarlardan çıkan ölüler beslenme amacıyla canlılara saldırmaktadır. Şehir halkı hayatta kalabilmek için olağanüstü bir savaşa girişecektir.

LES MİSERABLES

FESTİVALİN ŞOK FİLMİ

Festivalin ilk sürprizi, ev sahibi Fransa’nın yarışmaya ilk kez katılan genç yönetmeni Ladj Ly’in (39) ‘Les Misérables’ı oldu.

Fransa’nın eski kolonisi Mali asıllı, Paris doğumlu aktör-yönetmen ve kameraman Ladj Ly, ilk uzun metrajlı filmiyle Cannes Ana Yarışması’na seçilme başarısını gösterdi.

Film, göçmenlerin ağırlıkta bulunduğu Paris’in sorunlu banliyö semti Seine-Saint- Denis’te geçen konusuyla bir antiterör ekibine tayin edilen bir polisin ilk 24 saatinde yaşadıklarına odaklanıyor.

Temposu hiç düşmeyen bir gerilim atmosferi içinde, heyecanlı bir polisiye gibi izlenen film, son derece etkileyici sekanslarıyla cesur ve çok sert bir yapım…

Ladj Ly, Paris’in banliyösünde, halkın üçte birinin göçmen, yarısının da işsiz olduğu bir semtte yaşamanın getirdiği avantajı filminde çok iyi kullanıyor. Ladj Ly: “Sinema dünyası artık farklı şeyler yapabiliyor. Biz de artık kendi hikâyelerimizi anlatabileceğiz. Kendime şöyle bir hedef koydum, Öykülerimizi bize yabancı olanların bizim yerimize anlatmalarından bıktım. Filmimde yaşadığım çevrenin sorunlarını anlatıyorum” dedi.

Mahalledeki tüm göçmen işyeri sahipleri, gizli ajandaları olan sert ve acımasız insanlar. Hayata iyimser bir gözle bakması için bir sebebi olmayan, ezik ve umutsuz gençlerden oluşan mahalle halkının her an olay çıkarmaları beklenebilir. Film, işleri çıkabilecek olayları önlemek amacıyla gün boyunca arabalarıyla devriye gezen üç antiterör birliği polisini izliyor.

Aralarından biri “kanun benim” diyebilen, özgüveni yüksek, yoz polis teşkilatının temsilcisi Alexis. Diğeri 10 yıl evvel göç ettiği Fransa’da sisteme adapte olabilen iyi niyetli Gwada.

Yeni tayin edildiği bölümün sorunlarına uyum sağlamaya çalışan Ruiz, vicdan ve sağduyu sahibi, dürüst ve temiz bir polistir.

2005 yılında iki göçmen gencin bir elektrik trafosunda ölmeleriyle başlayan ayaklanmayı Ladj LySefiller/Les Miserables’ adlı kısa filminde anlatmış, César Ödülü’nü kazanmış, başarısını Moskova Film Festivali’nde sürdürmüştü.

Cannes’da yarışan 100 dakikalık filmi, Ladj Ly aynı adlı kısa filminden esinlenerek yaptı.

Fransa’nın geçen yıl futbolda Dünya Şampiyonu olduğu gün başlayan film, mahalledeki gençlerin Champs Elysées’deki kutlamalara katılmalarıyla başlıyor.

Gençler milli takımdaki, başta Mbappe olmak üzere Afrika kökenli göçmen futbolcularla övünüyor.

Deneyimli iki polis, yeni tayin edilen arkadaşlarına mahallenin sosyal yapısını anlatıyor; eskiden uyuşturucu satışı moda idi, şimdi kadın satışı ve fuhuş ön planda. Aralarında çok konuştuğu için karısını pencereden atan bir mahalle sakini bile var.

Yumurcağın biri drone ile mahallenin bütün kızlarını yatak odalarında soyunurken filmini çekiyor. Aynı çocuğun üç polisin katıldığı, sonu kötü biten bir olayı drone ile tespit etmesiyle film bambaşka bir kulvara sapıyor.

Çocuklardan birinin çingenelerin işlettiği sirkten bir yavru aslanı çalmasıyla tırmanan olaylar, mahalleliyi ikiye bölerken, polisler mahallede yükselen tansiyonu düşürmekte zorlanıyor.

SORRY WE MİSSED YOU

PROLETARYANIN ÇARESİZLİĞİ

Paul Laverty, ezilen işçi sınıfından insan dramlarını senaryolarına aktarmayı, proletaryanın sesi olmayı inatla sürdürüyor. Ken Loach, kendisine altın tepsi içinde sunulan bu senaryoların hakkını verip, yaşadığımız toplumda dar gelirli olmanın, sıkıntı içinde yaşamanın zorluğunu bizlere insanın içini acıtan bir tonla anlatmayı ‘Sorry We Missed You’ ile sürdürüyor.

Film o kadar gerçekçi ki, her sahnesini yüreğimizde bir yumrukla izliyor, insanlığımızdan utanıp, isyanımızı gizleyemiyoruz. Ken Loach verdiği sosyal hizmetlerle dar gelirli halkının haklarını koruyamayan hükümetlerin aczini ‘Ben Daniel Blake’ten sonra bir kez daha inandırıcı bir üslupla işliyor. Ayrıca yapılan tüm fedakârlıklara rağmen çocuk yetiştirmenin zorluğunu da gündeme getiriyor.

Film zor şartlar altında çalışan New Castle’li dört kişilik bir işçi ailesinin öyküsünü anlatıyor. Baba Ricky (Kris Hitchen) hemen hemen tüm iş kollarında işçi olarak çalışmış, iyi niyetli, özverili, dürüst ve çalışkan biridir. Anne Abby (Debbie Honeywood) yaşlı ve engelli kişilere ev hizmeti sunan sevecen, fedakâr bir kadındır. 17 yaşındaki ağabey Seb (Rhys Stone) sorumluluk duygusu gelişmemiş, umutsuzluk içinde büyüyen, okulu asan, isyankâr bir gençtir. Ailenin küçüğü 11 yaşındaki Liza, ailenin en temiz kalpli bireyidir.

Film Ricky’nin bir kurye şirketine dağıtım elemanı olarak iş başvurusuyla başlıyor.

Film, günümüz İngiltere’sinde verdikleri hayat savaşında ayakta kalmaya çalışan bir işçi ailesinin mücadelesini anlatırken, Ken Loach’un izleyicinin yüreğine hitap etme alışkanlığını ustalıkla sürdürdüğüne tanık oluyoruz.

Loach’un sosyal içerikli filmlerindeki kahramanlarının yaşadığımız kapitalist sistemin çarkları karşısındaki çaresizliğini, çıkışsızlığını izlerken, boğazımızda bir düğüm, yüreğimizde bir yumruk hissediyoruz.

Neo-liberalizmin getirdiği kemer sıkma politikalarının dünyamızı felaketin eşiğine getirdiğini söyleyen Loach: “Başka bir dünya inşa etmek mümkün. Umudumuzu koruyarak yeni bir dünya yaratmamız lazım. Çünkü insanlığın buna ihtiyacı var” demişti.

Ödül listesinde kendine bir yer bulacağı konuşulan brezilya filmi ‘Bacurau’dan sonraki yazılarımızda bahsedeceğiz.

GENÇ AHMET / LE JEUNE AHMED
ÖLÜLER ÖLMEZ / THE DEAD DONT DİE
ACI VE ZAFER / DOLOR Y GLORİA
GENÇ AHMET
BACURAU
LES MİSERABLES / ALESSANDRA AMROSİO
ALESSANDRA AMBROSİO / ÖLÜLER ÖLMEZ

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here