Yüzyıllık Yalnızlık 2 /One Hundred Years of Solitude : Part Two
MACONDO EDEBİYATIN BAŞKENTİ!
Roman bir başyapıt; dizi bu yapıtı sadık bir usta olarak yeniden onarmış ve süslemiş! 2024’ün sonunda birinci sezonu gösterilen dizinin ikinci sezonu yaklaşık iki yıl aradan sonra 5 Ağustos’ta Netflix’te yayınlandı. Buendia ailesinin soy ağacından devam eden hikaye tılsımından bir şey kaybetmediği gibi büyülü gerçekçiliğin büyüleyiciliği ile 19. asırdan 20. asıra geçerken köprüdeki tüm hareketliliği gözler önüne seriyor. Dizinin en güzel yanı da hem kitap okuyor hem film seyrediyor hissi yaratıyor. Destansı ve şiirsel anlatımıyla Macondo kasabasını edebiyatın başkenti olarak oluyor adeta. Bu şahane dizi ile sizi başbaşa bırakıyorum…
Dizilere ilk sezonda eleştiri yazarım, ikincisine, üçüncüsüne yazmaya artık gerek duymam. Fakat “Yüzyıllık Yalnızlık” dizisinin ikinci sezonu da beni öylesine etkiledi ki yazmadan edemedim. Gabriel García Márquez‘in bu ölümsüz eserini diğer 19. yüzyılın ve 20. yüzyılın önemli yazarlarından ayırmamak gerek. Diziyi izlerken en çok bu takıldı aklıma; zira dönemin bütün Rus yazarlarından, Tolstoy’dan tutun da Fransız yazarlarına, Emile Zola’ya , İngiltere’den Charles Dickens’a Almanya’dan Thomas Man’a kadar bütün bu yazarlar yüzyılın değişimlerinden, modernleşmesinden, savaşlarından ve acılarından çok çarpıcı biçimde bahsetmişlerdir. Aslında aynı hikayeyi anlatmışlardır; fakat her birinin tadı farklı. Marquez’inki ise bambaşka bir tat. Güney Amerika’nın egzotik dünyası romana doğrudan “Büyülü Gerçeklik” olarak yansımış. Rus yazarları ve Fransız yazarları realizmle, romantizmle yüzyılın sancılarını anlatırken Emile Zola daha teşhirci bir anlatımla naturalizmi seçti. “Germinale” en iyi örneklerden biridir. Dostoyevski yüzyılı “Karamazov Kardeşler”de aile üzerinden anlattı. Marquez ise zihninde hayali bir kasaba yarattı; ki o hayali kasaba dünyanın her yerindeki gerçek şehirlerden biriydi. “MACONDO”, bütün yüzyılı o kasabanın etrafında anlattı. O kasaba böylece edebiyatın başkenti oldu.
Ve bu değişim, modernleşme; modernleşmenin getirdiği vahşileşme üç sınıf üzerinden anlatıldı. Yenidoğan burjuva sınıfı, ruhban sınıfı ve işçi sınıfı. Eğer hikaye aile üzerinden anlatılıyorsa o ailenin fertlerinden biri hırslı, liberal burjuva olma yolunda, biri rahip ya da papaz, diğeri de işçidir ya da işçiyi destekliyordur. Arada bilime meraklı fertler de vardır ki bu da zaten burjuvanın hizmetindedir. Tıpkı “Yüzyıllık Yalnızlık”ta olduğu gibi. José Arcadio Segundo dedesi José Arcadio Buendía’ gibi bilime meraklıdır. Dedesinin başlattığı bilimsel araştırmaları takip ederek Macondo’ya demiryolunu gelmesini sağlar, sonra da olanlar olur…
Dizinin ikinci sezonu trenin kasabadan gelmesi ile başlar. Zira o kasabaya artık kapitalizm ayak basmıştır… Yeni sezonu yorumlamaya geçmeden önce birinci sezon eleştirimi okumanızı öneririm; zira yazar hakkında bilgi de dahil olmak üzere Marquez’in eseri yazarken ipuçları da kısaca o eleştiride belirtilmiş. Bütünlük açısından önemli olduğunu düşünüyorum ve Linki bırakıyorum.
https://ortakoltuk.com/film-elestirileri/yuzyillik-yalnizlik
“SAVAŞ EN ÇOK MASUMLARA KARŞI ACIMASIZDIR”
Dizinin tamamı Kolombiya’da çekilmiş ve García Márquez ailesinin desteğiyle gerçekleştirilmiştir. İkinci bölüm, Macondo’nun kuruluşundan çöküşüne uzanan anlatının özellikle son dönemini kapsar. Başlıca oyuncular arasında Claudio Cataño (Albay Aureliano Buendía), Marleyda Soto (Úrsula Iguarán), Julián Román (José Arcadio Segundo / Aureliano Segundo), Carla Baratta (Fernanda del Carpio), Ángela Cano (Petra Cotes), María Adelaida Puerta (Amaranta Úrsula), Juanita Molina (Meme) ve Daniella Reyes (Remedios) bulunmaktadır.
Birinci sezon Macondo’yo kuran Jose Arcadio ve oğlu Albay Aureliano dönemini anlatıyordu. İkinci sezon ise Albay Aureliano ile başlayıp ikiz oğulları Jose İkinci sezon ise Albay Aureliano ile başlayıp ikiz oğulları José Arcadio Segundo, Aureliano Segundo ile devam ediyor. Soy ağacı dallarını salarken kurtçuklar da içten içe dalları çürütüyor. Bu sezonda yine en sağduyulu ve bilge kişi olarak büyükanne şekerci Ursula karşımıza çıkıyor. Aileyi ayakta o tutuyor…
İkinci sezonda zaman ilerlemiştir ama olaylar değişmemiştir. Romandaki döngüsel zaman fikri görsel anlatının temel ilkesine dönüşmüştür. Macondo’da tarih ilerliyor gibi görünürken aslında aynı tutkular, aynı iktidar mücadeleleri, aynı aile içi çatışmalar ve aynı yalnızlık biçimleri tekrar tekrar yaşanır. İlk bölümdeki savaş atmosferinin yerini giderek ekonomik sömürüye, modernleşmeye ve toplumsal çöküşe bırakması, Márquez’in tarih anlayışını son derece güçlü biçimde görünür kılar. Tren yalnızca ulaşım aracını değil, dış dünyanın Macondo’ya girişini simgeler; onun ardından gelen muz şirketi ise kapitalist modernleşmenin parlak yüzünün altında taşıdığı şiddeti açığa çıkarır. Sömürgen Amerikalı o trenle kasabaya ayak bastığında ona ikram edilen muzun tadına bayılır ve en kısa süre içinde muz tarlaları ucuz işgücü kullanarak işletmeye başlar. Tren yolunun kasabaya gelmesini sağlayan Jose Arcadio ise o işçilerin ustabaşı olur. Başlangıçta emperyalistlerin iç yüzünü göremez,iç yüzünü gördüğü zaman da safını değiştirir…Bu döngüsel zaman fikri günümüzde işlemeye devam ediyor. Yaşlı Ursula bir sahnede şöyle diyor : “Albayın devrim günleri gibi günler yaşanıyor, tarih dönüp dolaşıp tekerrür ediyor”.. Romanda geçen zamanın üstünden yüzyıl daha geçmiştir ama bakın değişen sadece sömürünün biçimidir. Bunu dizide en güzel açıklayan cümle ise : “Delilik dediğin şey gelecek, bu daha başlangıç“ Dünya artık bir tımarhaneye döndü…
Diziye döndüğümüzde politik açıdan en çarpıcı bölümü, muz şirketi ve işçi katliamı etrafında şekillenir. Márquez’in romanında olduğu gibi burada da tarih ile kurmaca arasındaki sınır bilinçli biçimde bulanıklaştırılır. Binlerce işçinin öldürülmesi yalnızca bir trajedi değildir; asıl trajedi, katliamın ardından yaşanan kolektif inkâr ve unutmadır. Böylece dizinin başlığındaki “yalnızlık”, bireyin yalnızlığından çok daha geniş bir anlam kazanır: Bir toplumun kendi tarihini hatırlayamaması, yaşadığı şiddeti adlandırmaması ve egemenlerin ürettiği resmî anlatıya teslim olmasıdır. Bu açıdan Yüzyıllık Yalnızlık, aile destanı görünümünün altında Latin Amerika’nın sömürgecilik, iç savaş, sınıf çatışması ve ekonomik bağımlılık tarihini anlatan politik bir yapıt olarak karşımıza çıkıyor…
Olağanüstü sahneler var. Büyülü gerçekçi anlatımla süslenen sahneler… Örneğin Aureliano Segundo kasabaya gelen Petra ile aşkla cinsellik yaşadıkları zaman birden çevrelerinde tavşanların, ineklerin çoğaldığını görürürler. Bu üretim toplumunun simgesidir. Oysa Amerikalı yabancı gelip muzun tadına baktığında yerde sayısız soyulmuş muz kabukları görürüz. Bu da tüketim toplumunun sembolüdür… Yine işçiler sendikal haklarını istedikleri için tren istasyonunda işvereni beklerken onların yerine gelen kolluk kuvvetlerinin alanda toplanmış üç bin kişiyi tarama trajedisi ve oradaki Güney Amerika’ya özgü şapkaların görüntüsü hem çok acı hem çok çarpıcıydı… İşte bu olaydan sonra Macondo halkı savunma mekanizması olarak olayı inkar edip unutmayı seçtiler. Çürüme de asıl o vakit başladı. Tıpkı Ursula oğlu Albay Aureiano’ya söylediği söz gibi : “Kalbine dikkat et, canlı canlı çürüyorsun” Bir aile, bir kasaba değil artık dünya çürüyor. Kalbimize vicdanımıza sahip çıkmazsak çürüme hızlanacak! Bir de son sahnelerde öteki dünyaya gidenlere mektup gönderme sahnesi vardı ki çok etkileyiciydi…
Özetle “Yüzyıllık Yalnızlık”ın ikinci sezonu, romanı sadece ekrana aktarmaya değil, onun düşünsel yapısını görselleştirmeye çalışan cesur bir uyarlama olarak değerlendirilebilir. Macondo’nun yıkımı, aslında bir kasabanın değil, belleğini kaybeden bir toplumun yıkımıdır; Buendía ailesinin bitmeyen tekrarları da yalnızca bir aile lanetinin değil, tarihten ders çıkarmayan insanlığın metaforudur.Laura Mora ve Carlos Moreno’nun yönetimindeki yapım, Latin Amerika edebiyatının en zor uyarlanabilir metinlerinden birini sinematografik bir dile taşıyarak önemli bir başarı ortaya koyuyor. Macondo’nun sonu, aslında unutmanın son noktasıdır: İnsan geçmişini hatırlamadığında yalnızca tarihini değil, kendisini de kaybeder…
Son bir bölüm de 26 Ağustos’ta yayınlanacak. İyi seyirler…
Yönetmen : Laura Mora Ortega, Alex Garcia Lopez
Senaryo : Jose Rivera, Natalia Santa, Camila Brugés, Albatros González
Görüntü Yönetmeni : Camilo Sanabria, Sarasvati Herrera
Kurgu : Irene Blecua, Alicia González Sahagún, Jonathan Pellicer, Miguel Schverdfinger
Müzik : Camilo Sanabria
Oyuncular : Claudio Cataño, Jerónimo Barón, Marco González, Leonardo Soto, Susana Morales, Ella Becerra, Carlos Suárez, Moreno Borja, Santiago Vasquez, Gino Montesinos










