Serseri / Urchin

“Serseri” yi kurtaramamak!

Filmin en mükemmel yanı, Frank Dillane’ın oyunuculuğu ki zaten o da bu filmdeki rolüyle geçen yıl Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı! Filmin yönetmeni İngiliz aktör Harris Dickinson, kendi yazdığı senaryoyu yönetmiş ama derdini tam anlatabilmiş mi?

OrtaKoltuk Puanı:

 

İzlediğim bir filmi yazmamazlık etmiyorum. Ama Serseri’yi izlediğimden beri düşünüyorum, gerçekten de filmin bu kadar kötümser bitirilmesinin nedeni ne olabilir? Serseri, bir insan karakteri midir? Kurtarılamayacak bir tip midir? Öyleyse neden ona bir soruya karşılık, “Benim annem babam yok, ben evlatlığım!” dedirttiniz? Üstelik de evlatlık ama onu evlat edinenlerden de bir şikayeti yok, “İyi insanlardı ama..” diye devam ediyor, karakterimiz. Yine çok darda kaldığında bir yere telefon ediyor; yaşlı bir adamla konuşuyor ve ona yine içeri girip çıktığını anlatıyor. O muydu evlatlık edinen ailesi? Ya o zaman zaman düşlerinde gördüğü karanlık mağara? O mağaranın içinde kaybolması? Geçmişini, gerçek ailesini araması bu kadar mı büyük takıntı?

Serseri, sokaklarda yaşıyor. Nereyi bulursa orada yatıyor. Genç, erkek, yakışıklı. Ama kötü. Evet kötü. Çünkü ona iyilik eden kişiyi darp edip, parasını çalıp kaçıyor. Oysa adamın o gün oğlunun doğum günüymüş ve yaralı bereli eve gittiğinde oğlu çok üzülmüş. Tekrar karşılaştırıldıklarında özür bile dilemiyor.

Belediye, sosyal kurumlar ona yatacak yer ve iş buluyor ama hiçbirinde sebat edemiyor. Sıkılıyor. Bir genç kız ona iyi davranıyor ama ona da küfredip ayrılıyor yanından. Bağımlılığı yok sandık, başta çekmiyordu, sonra bulduğu her yerde çekti?

Şuna takıntı yapıyorum : Fizik olarak hiçbir sıkıntısı olmayan bir genç insan, erkek, niye kendini kurtarmak istemez, bütün yardım ellerini ısırır adeta, niye ille de düşer, düşer, düşer…

Sokakta gördüğümüz, yirmi liranız var mı, yiyecek alacaktım da, sadece ekmek ve su diyen tipler, bizde de çoğaldı. Prensip olarak para vermiyorum. Ama bir büfenin önünde durup istese, ona su ve yiyecek alırım. Kimin başına ne zaman ne geldiğini bilemiyoruz. Ama bunu bir yaşam biçimi haline getirenlere de acımıyorum. Serseri, en yakın arkadaşına bile saldırabiliyor. Sokak köpekleri bile daha anlamlı dövüşüyor oysa. Film, psikolojik bir dram. Eyvallah. En mükemmel yanı, Frank Dillane’ın oyunculuğu ki zaten o da bu filmdeki rolüyle geçen yıl Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı!

Filmin yönetmeni İngiliz aktör Harris Dickinson, kendi yazdığı senaryoyu yönetmiş ama derdini tam anlatabilmiş mi? Ulricht, umuda yolculuk mu yapıyor, kendini mi arıyor, geçmişine mi takılıyor, ama bir büyük kentte yaşamaya çalışırken uzatılan bütün ellere karşı fazla da çaba sarf etmiyor sanki? Toplum böyle bir tipe “Bırak dağınık kalsın” mı demeli, yoksa  çabalamaya devam mı etmeli? Ama bunların sayısı da giderek çoğalıyor büyük kent keşmekeşi içinde…

İşte bu soruların yanıtını bulamadığım içindi tereddüdüm, Fipresci ödüllü bir film izlemek isterseniz, seçim sizin.

Yönetmen / Senaryo :  Harris Dickinson

Görüntü Yönetmeni : Josée Deshaies

Kurgu : Rafael Torres Calderon

Oyuncular : Frank Dillane, Megan Northam, Harris Dickinson

İngiltere / Dram / 99 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz