SİNEMAMIZIN TONTON DEDESİ NUBAR TERZİYAN’IN İÇ SESLERİ : NE İDİM NE OLDUM

Sezen Aksu‘nun pek bilinmeyen şarkılarındandır “Kırık Vals“. Sözleri Yıldırım Türker, müzik ve düzenlemesi ise Arto Tunçboyacı‘ya ait şarkıda şöyle seslenir dinleyicilerine minik serçe: “

…kirpiklerinde bir çiğ tanesi olsam

Ansan o bahçeyi, rüzgarı çağırsan

Mevsim suluboya olsa

Günlerden mercan

İşte sanki o an

Nubar Terziyan sırtımı okşar

Şarkı sözleri ve icra, basit bir minnet hissi amaçlı değildir, kimi insanlar vardır sizde bu duyguyu uyandırır, sonsuz bir güven hissi sunarlar. O nedenle kimileri dokunulmazlık makamındadır, bir Hulusi Kentmen, İhsan Yüce, Türkan Şoray, Adile Naşit, Cevat Kurtuluş ya da Nubar Terziyan‘a kem söz edildiği görülmez, edilse itibar edilmez. Toplamda beş yüzün üzerinde filmde rol alır Nubar Terziyan. Ancak bu bir yanıltıcı vargıya ulaştırmasın bizleri. Kırkında sinema hayali gerçekleşir. O zaman hikayesine kısaca bir değinelim mi, zira hayatımızda bu kadar yer etmiş, çoğu günler evimize misafir ettiğimiz, ismi Yeşilçam denilince bahsi geçmeden olmaz dedirten tonton dede namlı Nubar dedeyi ne de az biliriz.

Aklı hep tiyatroda, sinemada…

1909 yılında İstanbul’da doğar. Nubar ismi, etimolojik olarak “övgü, şükür” demektir. Babası esnaf Kirkor tarafından bu ismin konulması tesadüf değildir, zira doğduğu günlerde, İstanbul’da, toplar atılmış ve meşrutiyet ilan edilmiştir. Sonra Kumkapı’daki Bezciyan okuluna kaydolur. Bakmayın daha sonraki o babacan rollerine, okulun en yaramazlarındandır esasında. Her gün birisi ile kavga etmiş halde eve gelir. 1920 yılında olduğuna göre henüz 10 yaşında iken anneciğini kaybeder. Bundan sonra üvey anne günleri ile Bakırköy’e taşınma safhası başlar. Genel üvey anne algısına tezat olarak, yeni anne çok koruyucudur, Nubar da, asla onun hakkında kötü konuşmaz. Küçük Nubar okul temsillerinin aranan ismidir. Bir taraftan babasının yanında manifaturacılık yaparken, vakit buldukça da tiyatro oyunlarını takip eder.

Samatya’da Hilâl Musikisi‘nin bir gecesi için arkadaşları ile birlikte “Çifte Keramet” oyununun temsilini gerçekleştirmesi istenir. İlk oyununda “Hayati” isimli bir kişiyi canlandırır. Böylelikle yarı amatör olan “Gençler Temaşa Heyeti“nin ilk nüveleri atılmış olur. İlk filmi, Aydın Arakon‘un çektiği, Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın aynı isimli romanından uyarlanma, 1948 tarihli “Efsuncu Baba” filmidir. Son filmi ise, 1990 yılındaki Yavuz Turgul‘un yönettiği, Şener Şen‘in başrolde oynadığı “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” filmi olur. Filmdeki bir cenaze törenindeki son görüntüleri ne de çok anlam içerecek şekilde yansır izleyicinin önüne : Bir tabut vardır, herkes saf tutmuş ve dua etmeye başlamaktadır. O sırada Şener Şen, Nubar Terziyan’a döner ve aralarında şu diyalog geçer:

-Nubar

-Ne?

-Sen Ermeni değil misin?

-Ermeniyim!

-Namazda ne işin var?

-Napayım, cemaat o kadar az ki adama ayıp olacak” der. Sami Hazinses ile Cevat Kurtuluş‘un gölgesi tabuta yansır ve Nubar Terziyan kadrajdan çıkmıştır artık, hiç görünmez bir daha yeni filmlerde, ekranda, son olur bu.

Nubar Terziyan ölümünden bir yıl önce ilk ve tek ödülünü alır: 5. Ankara Film Şenliği‘nin 1993 yılı Emek Ödülü‘nün sahibi olur. 14 Ocak 1994 günü ise aramızdan ayrılır. Bu basit bir kronolojik anlatımdır yalnızca.

AŞK FİLMLERİNİN ÜNLÜ YÖNETMENİ / Şener Şen-Nubar Terziyan

Nubar Terziyan’ın az bilinen otobiyografisi

Doğum ile ölüm parantezinin içine o kadar çok sığar ki oysa. Terziyan bahsinde diğer Yeşilçam yazarlarına nazaran daha şanslıyız. Zira, oyuncunun Ermeni topluluğunun yayın organı olan “Jamanak Gazetesi“nde yazıları çıkmıştır ve yine hayatının önemli dönemeçlerini anlattığı ilk baskısı 1995 yılında yapılan ve İletişim Yayınlarından basılan “Ne İdim Ne Oldum” isminde otobiyografik yazını elimizde ve onu tanıma imkanına sahibiz. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi, “…bu kitapta Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik, İzzet Günay, Ediz Hun yok. Yeşilçam’ın altın yıllarından, siyah beyaz sahnelerden, film setlerinden söz edilmiyor. Veya, çok dolaylı olarak söz ediliyor.” Kitap Fatih Özgüven‘in vurguladığı gibi Yeşilçam hatıralarını kapsamaz. Yani kitapta “…Türkan şöyle yapardı, Ediz Hun elimde büyüdü” gibi anekdotlar yok. Ya ne var? Eşi sevgili Katrin ile kırk yıllık evlilik hayatının aklında yer edinen o eşsiz anılar demeti.

Kitabın dili o kadar berrak ve akıcı ki, bazen sinema anlatımının yazına etkileri tartışmasını yaratacak nitelikte. Asıl soy ismi Alyanak‘tır. Ne kadar da uyar ona bu soyisim. Kendi ağzından bu durumu Ruhat Mengi‘ye ne de güzel anlatır. “...sokağa çıktığım zaman yirmi beş kişi elimi öperse beş kişi yanaklarımı öper. Neden öper? Bana Alyanak soyadını takmışlar. Herkes yalan zannediyor bunu da, bazı inanmayanlar yanağıma mendil sürüp, şunun boyasını çıkaralım da herkese tatlı gözükmesin diyorlardı.” Sinemanın sanırım Adile Naşit ile birlikte en bebeksi şirinliğe sahip ikinci oyuncusudur. O nedenledir ki, tonton, pamuk dede gibi sıfatlar yakıştırılır kendisine. Bunda oynadığı rollerin de etkisi bulunur kuşkusuz. Her rolde mahallelinin en iyisidir, sadece fiziken değil, ruhen de izleyiciye geçer her yönüyle. Nubar Terziyan‘ın sanat aşkı ve o aşk nedeni ile imkansızları başarma yeteneği o kadar barizdir ki bunun en önemli delili kitapta ayrıntılı olarak anlatılan Hamlet‘teki Polonyus karakterini oynayacağı sırada arkadaşlarının ondan kurukafa bulma isteğidir.

Arkadaşı Yeretzyan ile birlikte ismini vermediği bir mezarlığa giderler. Arkadaşı kilisede dua etme bahanesi ile gözcülük yaparken, Nubar, kilise bahçesinin arkasındaki duvarın kenarındaki sandıklara elini sokar ve oradan bir kurukafayı çıkartarak daha sonra oynayacakları tiyatroya götürür. Ancak bunu provalar dışında eve de götürmesi icap eder. Özellikle eşinin fark etmemesi için gösterdiği gayret, arkadaşlarının ondan herşey beklenir şeklindeki yargısını doğrulayacak ölçüdedir. Bir diğer tiyatro aşkı bahsinde ise mahkemelik olduğu kısımlar, yine teatral yeteneğinin duruşma salonlarına bile yansıdığının göstergeleridir. Mahkemeden lehine karar çıkması sonrasındaki o adalete duyduğu güvenin verdiği mutluluk ile yine ilk sinema filminde küçük bir rolde görünmesine rağmen büyük jön edalarıyla yürümesi, o ruh halleri, kitabın en sürükleyici kısımları arasındadır.

Eşi hep sevgili: Katrin.

Kitabın bence temel aktörü eşidir. O kadar sever ki onu, bunu kitabın handiyse hemen her bir satırında görmek mümkündür. Teyzesinin tanıştırdığı Katrin’in en çok kendisine benzer yanlarına tutulmuştur belki de, bir gün karpuz almıştır, ancak ayağı kayar ve düşer, bir de bakılır ki karpuz bembeyazdır yani tam manasıyla kabakoğlu kabaktır. O sıralarda nişanlısı olan Katrin müstakbel damat olarak görülen eşinin, anne ve babası karşısında incinmemesi için şunları söyler “…Nubarcığım sıkılmana gerek yok. Aynı hatayı dün de ben yaptım, yerler yeni silindi, çok kaygandır da ondan olmuştur. Üzülmene gerek yok, dün gece babamın getirdiği karpuzlardan bir tane kesip sofraya getirir Nubar getirdi derim, sen üzme canını.” der. Katrin‘in bu sözleri genç nişanlı Nubar için ruh ikizini bulduğunun nişanesidir tam manasıyla. Katrin her zaman yanındadır onun, hep koruyucu gibi davranır. Tıpkı Ermeni anlatılarındaki kurtarıcı meleklere benzer.

6-7 Eylül 1955 tarihindeki o meş’um hadiselerde evinden çıkan Nubar, gayrımüslümlere yapılan talan ve saldırının da mağdurlarındadır. Burada anlattığı kısımlar bir roman sürükleyiciliğinde olsa da ne çok acılar yaşandığının göstergesidir. Ve aynı zamanda yine Katrin‘in Nubar‘a olan sevgisinin. Nubar ertesi gün ancak evine dönebilir. Eşi çok meraklanmıştır, kısa bir özet ve tam dehşetinden arınık anlatım bile yetmiştir Katrin‘in kendisini kötü hissetmesine. Ne eşsiz sevgidir o öyle. 1936 yılında evlendiği eşi biricik Katrin‘i 1972 yılında vefat eder. Artık tek oğlu kalmıştır hayatta. Her hafta aralıksız eşinin mezarını ziyaret eder. Hatta bir kez aksattığında “kusura bakma fire verdim, ama nasılsa toptan geleceğim, yerim senin yanın” der, mezara, eşine seslenerek.

Toplumun kendisine büyük teveccüh gösterdiği dönemlerde bile aklı fikri eşinin yanına gitmektir, yani hülasası ölüm’dür. Bunu kitabın çoğu satırında kimileyin hüzünlenerek okudum. “…Ben şimdi Allah’tan tek birşey istiyorum. Torunlarımı yerlerine yerleştirdikten sonra beni eşimin yanına almasını” der. Ve kitabın sonuç kısmında, eşinin kendisi ile farazi görüşmesini yansıtır yazıya tüm duygu yoğunluğu ile “…sanki yanımdaymış gibi başını sallıyor ve bana şöyle diyordu: Nubar, sağlığımda beni ara sıra üzerdin ama öldükten sonra beni gerçekten çok sevdiğine inandım. Zira benden her sözedişinde ve anışında gözlerinin nemlenmesi bunu doğruluyor.” Çok sevdikleri de vardır eşi dışında.

Aslında üç oğulludur..

Ayhan Işık ve Yılmaz Güney‘i oğlu gibi görür. Ne yazık ki, her ikisinin de çok erken ölümüne tanıklık ederek acı çeker. Ama başka bir acı vardır ki, aslında ayrı bir bahis konusu olan gayrımüslüm sanat yönünden ele alınmayı da bekler. Aslen İzmirli olan Ayhan Işık‘ın soyismi Işıyan‘dır. Kimilerine göre Ermeni asıllı olan oyuncu Işık soyadını kullanır. 16 Haziran 1979 yılında beyin kanaması sonucu, henüz ellisinde iken kaybederiz bu değerli oyuncuyu. Ölüm haberi kendisine sürekli babam diyen Nubar Terziyan‘ı yıkar. Ölümünün ertesi günü hemen gazetelere bir taziye ilanı verir.

Oğlum Ayhan…

Dünya fanidir, ölüm herkese nasip ama sen ölmedin, zira geride bıraktığın bizlerin ve milyonların kalbinde yaşıyorsun. Ne mutlu sana. Çok kısa oldu senin için hayat. Ruhuna Fatiha, nur içinde yat.

Amcan Nubar Terziyan

Ancak o da ne, bu taziye bazı aile bireylerini rahatsız eder. Bu ilan sanki Terziyan, Ayhan Işık‘ın öz amcasıdır yahut Ermeni kökenine bir vurgudur ya da başka bir saik olarak algılanır, sinema cemiyeti tarihinin belki de en ayıp olaylarından birisi, tekzip olarak çıkar karşımıza, “Önemli bir düzeltme. Amcan Nubar Terziyan imzasıyla çıkan ilanla sevgili varlığımız Ayhan Işık’ın hiçbir ilişkisi yoktur. Görülen lüzum üzerine üzüntü ile duyururuz. Ailesi

Görülen lüzum üzerine ve üzüntüyle verilen bu mesaj, asıl üzüntüyü bir baba benzeri Ayhan Işık‘a tutkun Nubar Terziyan‘a verir, onu yaralar. İlanı görür ve önce üzüntüden bir gözyaşı damlası dökülür gözlerinden. Sonra oğlu Berç Alyanakziya‘nın anlatımına göre, hüngür hüngür ağlar, “bu iş böyle olmayacak” sözü dökülür ağzından. Bu ayıp bir yara olarak bize kalır, kalan acıdır.

Nubar Terziyan, Atatürk’e çok bağlıdır, kitapta Florya bahsinde, Atatürk’ü gördüğü kısımları anlatırken ki heyecanını okumanızı isterim. Benzerini 1959 tarihinde Osman Nuri Engin‘in çektiği ve çeşitli rollerde Ahmet Mekin, Mualla Kaynak, Kenan Pars ve Nubar Terziyan‘ın da oynadığı filmde Kuvay-ı Miliyeci Kerim‘e can verdiği sahnede de görürüz. Yunan kuvvetleri tarafından kurşuna dizilmezden kısa süre önce “Yaşasın Mustafa Kemal Paşa” diye haykırışı, ölüme bu şekilde gidişi kahramanın, kendisinin de daha sonra röportajlarında bahsettiği üzere onu en çok heyecanlandıran sahnelerdendir.

Nubar Terziyan ölümüne yakın izleyicilerinden son beklentisini de sıralar: “…Aziz okuyucularım, mesleğimiz nankör meslektir, hayattayken bizleri alkışlarsınız ama öldükten sonra bizleri unutup mezarımızın yanından geçerken bir dua, bir fatiha okumazsınız, bunları yazmaktaki maksadım şu: Kabristana her gidişimde, bizden evvel orada yerleşen arkadaşların otlarla kaplanmış, kime ait olmayan mezarları görünce içim burkuluyor… bugün gidiş sırası biz yaşlılarınsa, yarın öbür gün sıra hepimizin. Zira bu dünya fanidir.

Nubar Terziyan hiç unutulmadı. Ünlü filozof Leibniz, kötülük problemini incelerken, ortaya “Mümkün Dünyaların En İyisi” tezini atar. Filmlerinde bize hep umudu, mutluluğu, haklıyı; manav, bekçi, polis, sütçü ne olursa olsun aşılayan Terziyan da bu düşsel dünyanın, Yeşilçam’ın en iyisinde yaşadı, çok sevdiği eşine kavuştu. Endişesi haksız çıktı, hiç unutulmadı, hepimizin tonton dedesi sıfatını hiç yitirmedi. Anısı önünde kitap vesilesiyle saygıyla..

İZMİR ATEŞLER İÇİNDE / Nubar Terziyan – Ahmet Mekin

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here