Cannes’dan Filmekimi’ne
Filmekimi bu yıl Cannes Film Festivali’ni Türk sinemaseverlerin ayağına getirdi.
9- 18 Ekim’de İstanbul’da sonra Ankara, İzmir ve Mersin’de gerçekleşecek Filmekimi’nin programında 79. Cannes Film Festivali’nin ödüllü ve ödül listesine girmemesine rağmen kendinden bahsettiren filmler ağırlıkta. Ödüllü filmlerden başlayacak olursak, Cristian Mungiu “Fiyord / Fjord” ile Altın Palmiye’yi kucaklayınca, bu festivalin “Çifte Altın Palmiyeli Yönetmenler Kulübü’nün” yeni üyesi oldu. Film, Rumen-Norveçli beş çocuklu göçmen bir ailenin ücra bir Norveç kasabasında yaşadığı kabusa odaklanıyor. Hümanist bir yönetmen olan Mungiu, radikalleşme, siyasi manipülasyon ve yabancı düşmanlığı üzerine adete bir insanlık dersi veriyor. Film, göçmen ailenin çocuklarına yönelik rahatsız edici davranışlar sergilediği şüphesiyle kasaba halkının acımasız merceği altına alınması ve doğan kaos, tam da Rumen yönetmenin gerçekçi ve toplumsal baskıyı deşen sinemasına uygun bir zemin. Bir karalama operasyonu üzerine bu yoğun psikolojik drama kaçırılmaması gereken bir başyapıt.

ÖDÜLLÜ FİLMLERDEN BİR DEMET
Uluslararası En İyi Film Oscar Ödüllü “Drive My Car” başyapıtından tanıdığımız genç Japon yönetmen Ryusuke Hamaguchi “Birdenbire / Soudain” ile yine Cannes’dan eli boş dönmedi. Dostluk ve insan sevgisini yücelten bu film 2 oyuncusunu En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne ortak etti. Olağanüstü performanslarının dışında, Virginie Efira Japoncayı, Tao Okamoto Fransızcayı mükemmel konuşarak izleyiciyi şaşırttılar. Film bir Fransız psikiyatrik hastane yöneticisiyle kanser hastası bir Japon tiyatro yönetmeni arasındaki dostluk ilişkisi üzerine insancıl mesajlar veriyor. Bireysel ve toplumsal sorunlara değinen entellektüel seviyesi yüksek bu iddialı film, demans ve Alzheimer konulu filmler arasında bir başyapıt. İnsanın yüreğine hitap eden film, 3 saat 16 dakikalık süresinde karamsarlığa yer vermiyor. Dostluk ve insan sevgisini yücelten “Birdenbire” filmekimi’nin kaçırılmaması gereken yapıtları arasında.

Görkemli yol filmi “Atayurdu / Fatherland” Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’ye Cannes’da En İyi Mizansen Ödülü’nü getirdi. Film izleyiciyi, 15 yıl aradan sonra ülkesine dönen Thomas Mann’ı Frankfurt’tan Weimar’a uzanan eşsiz yolculuğa götürüyor. Almanya yakın tarihi üzerine bu bilgilendirici filme, Sandra Hüller sessiz performansıyla bir uyum sağlıyor. “Atayurdu” kısa ama zengin ve doyurucu, acı verici, soğuk ama güncel bir film.

Belçikalı yönetmen Lukas Dhont “Korkak / Coward” ile 2 oyuncusuna En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırırken, kariyerinin 3 filmiyle de Cannes’da ödülle kucaklaşan sanatçı oldu. Film Belçika cephe gerisinde yoksul acemi bir askerin varlıklı eşcinsel arkadaşına aşık olmasını merkezine alıyor. Konusu 1. Dünya Savaşı’nda geçmesine rağmen hiçbir savaş sahnesine yer vermeyen film, savaşın gölgesinde bir aşk ve aidiyet hikayesi anlatıyor. Queer sinemanın yeni ustası Dhont, imkansız bir yasak aşk öyküsüyle, dostluğun ve cinselliğin keşfini anlatıyor.

Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında “Kurtuluşumuz / Notre Salut” Emmanuel Marre’a En İyi Senaryo Ödülü’nü getirdi. Bu tarihi psikolojik dramanın yönetmenliğini de üstlenen Emmanuel Marre, büyükbabası Henri Marre’ın işgal altındaki Fransa’da Vichy rejimi sırasında yaşadıklarını dürüstlükle sinemaya taşıyor. Filmde her şeyini kaybetmiş bir adamın yeni kurulan bir hükümette kendine yer bulmasını, Yahudilerin toplanmasında Gestapo’ya hizmet etmesini izliyoruz. “Her devrin adamı” başkahramanıyla film, Hannah Ardendt’in “kötülüğün sıradanlığı”nı sinemada başarıyla gündeme taşıyan yapımlardan biri. Günlük bürokratik ayrıntılara odaklanan uzun ve bıktırıcı sahneleriyle süresi 135 dakikaya çıkan filmin uzunluğu değerini aşağıya çekiyor.

Aynı festivalde Jüri Ödülü kazanan Alman yönetmen Valeska Grishenbach’ın “Rüya Macerası / The Dreamed Adventure / Das Getraumte Abenteuer”i sanatçının 3. filmi. Bir önceki filmi “Western”de olduğu gibi yine Bulgaristan hududunda geçen konusuyla film, bir kadın arkeologun gözünden, insanların sebepsiz yere öldürüldüğü, karanlık adamların bulunduğu bir suç dünyasına kamerasını doğrultuyor. Ben, 2 saat 47 dakikalık uzun süresiyle sekteye uğrayan, zorlayıcı, fazla kaypak ve kapalı, seyirciden bilinçli olarak bilgi saklayan yapıya sahip bu fazla iddialı filmi sevemedim. Okuyucularıma da önermem.

79. Cannes Film Festivali’nin yan bölümünde ödül kazanan 2 filmle devam edelim. Alman yönetmen Sandra Wollner’in “Her Defa / Everytime” draması Cannes’ın prestijli yan bölümü Belirli Bir Balış’ın En İyi Film Ödülü’nün sahibi oldu. Film, trajik bir ölümden sorumlu tutulan bir anne, kızı ve ergenlik çağındaki bir oğlan çocuğun, hiç gerçekleşmemiş bir aile tatili için birlikte Tenerife’ye yaptıkları yolculuğu anlatıyor. Bu yolculukta anne, suçluluk duygusuyla ve affetmeyle yüzleşiyor.
“Demir Çocuk / Le Corset” Fransız animasyon ustası Louis Clichy’nin aynı bölümde Jüri Ödülü kazanan çizgi filmi. Filmin kahramanı, denge sorunları yaşayan 10 yaşındaki Christophe, ortopedik bir destekle hayatını sürdürürken, zor durumda olan aile çiftliği modernleşmeyle karşı karşıyadır. Bağımsızlık ile mesafeli babasıyla bağlarını onarmak arasında kalan Chistophe, geleceğini belirlemek durumundadır.

Cannes Festivali’ne 6 kez katılmasına rağmen ödül listesine girmeyi başaramayan Amerikalı yönetmen James Gray bu yıl da “Kağıttan Kaplan / Paper Tiger” ile eli boş ayrıldı. Genellikle NY çevresinde geçen, karakter odaklı aksiyon dramalarıyla tanınan Gray bu kez Amerikan Rüyasının peşine düşen 2 kardeşin öyküsünü anlatıyor. Yolsuzluk ve şiddet dünyasında bir Rus mafyasının ağına düşen kahramanlarımız ailelerini terörize eden bir çıkmazın içine düşerler. Bir zamanlar aralarında düşünülemez olan ihanet aniden mümkün hale gelir.

Laszlo Nemes “Direniş / Moulin”de Nazi dehşetini anlatmayı sürdürürken “Bir Daha Asla” diyor. “Saul’un Oğlu”nda izleyiciyi temerküz kampına götüren Macar yönetmen, bu kez “Lyon Kasabı” Klaus Barbie’nin, Fransız direniş hareketinin sembol ismi Jean Moulin’e uyguladığı işkence seanslarını perdeye taşıyor. Laszlo Nemes “insanı insanlığından utandıran” filmiyle 20. yüzyılın en büyük insanlık dramı Nazi vahşetini unutturmamaya, filmlerinde işlemeye kararlı olduğunu gösteriyor. Film, Gestapo şefi Barbie’nin, tuzağa düşürülüp tutuklanan direniş lideri Jean Moulin’e uyguladığı işkenceye rağmen onu arkadaşlarını ele vermesini sağlayamadığını anlatıyor. Gözaltı cehenneminde öldüresiye dövülen Moulin, Almanya’ya trenle nakli sırasında hayatını kaybetmişti. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” tespitini doğrulayan film, Nemes’in olağanüstü mizanseni, Gilles Lelouche’un müthiş performansı için izlenmeyi hak ediyor.

Genç Fransız yönetmen Charlene Bourgeois-Tacquet “Bir Kadının Hayatı / La Vie D’une Femme”da kendini tamamen işine adamış, sorumluluklarının ağırlığı altında ezilen, bölüm başkanı bir kadın cerrahın yaşadıklarını anlatıyor. Léa Drucker’in mükemmel performansıyla, iyi yazılmış senaryosuyla, aksamayan ve ilgiyi sürekli ayakta tutan mizanseniyle kaçırılmaması gereken kaliteli bir film.

İKİ İDDİALI İSPANYOL USTA
Pedro Almodovar’ın “Buruk Noel / Amarga Navidad”ı bu yıl Cannes’da en büyük düş kırıklığını yaratan filmdi. Bir sanatçının yaratıcılık korkuları, şüpheleri ve çelişkileri üzerine film, yaratıcılık krizi ve senaristin kendi hayatını malzeme olarak kullanmasını temel tema olarak ele alıyor. “Buruk Noel” melodram dozu yüksek, Almodovar’ın tipik stilini sürdürdüğü deneysel bir film. Melankolik hesaplaşma otofiksiyonu olarak nitelendirilebilecek bu otobiyografik dramada, Almodovar kendisini tekrara düşürüyor. Cannes’a katıldığı 9 filmiyle (vatandaşı Carlos Saura gibi), Altın Palmiye Ödülüne kavuşamayan Almodovar, “Acı ve Zafer / Dolor y Gloria”dan sonra, yine yaratma süreci sancıları üzerine yaptığı yeni filmiyle ödül listesine girmeyi başaramadı.

Yetenekli genç İspanyol senarist-yönetmen Rodrigo Sorogoyen “En Sevdiğim / El Ser Querido”da zehirli bir baba-kız” ilişkisi anlatıyor. “Canavarlar / As Bestas” başyapıtından sonra bu 3. uzun metrajlı filminde Sorogoyen, ünlü bir yönetmenin 13 yıl önce terk ettiği kızıyla buluşmasına odaklanıyor. Kızına yeni filminde başrol teklif eden megaloman baba ile alçak gönüllü aktris kızının buluşmasında, halının altına süpürülen ihtilaflar, geçmişten gelen çözülmemiş çatışmalar, bir film çekimi projesiyle su yüzüne çıkar. Film içinde film konseptli, klostrofobik ve tekinsiz atmosferli film, Sorogoyen’in sinema sanatı ve aile ilişkileri üzerindeki düşüncelerine odaklanıyor. Konusunun “Manevi Değer / Sentimental Value” başyapıtıyla akrabalıklar taşımasına rağmen, “En Sevdiğim” Oscar Ödüllü Norveç filminin seviyesinde değil.

“Nazik Canavar / Gentle Monster”de Avusturyalı yönetmen Marie Kreutzer tabu bir konuyu ele alıyor. Bu psikolojik drama, çocuk istismarı görüntülerine ilişkin bir soruşturmanın merkezinde kalan bir ailenin yaşadığı ahlaki ve duygusal çöküşü anlatıyor. Bu “sessiz çığlık” filmi çocuk istismarı konusunda suçlanan bir adamın karısının bakış açısından anlatılıyor. Film çocuk istismarı gibi bir konuyu sansasyonel bir suç hikayesi yerine, ahlaki sorumluluk ekseninde tartışmaya açıyor. Oğullarıyla Münih yakınına taşınan Fransız piyanist Lucy kocası Philip ile mutlu bir hayat sürerken, Philip’in tutuklanmasıyla ailenin hayatın altüst olur. Ancak filmin çok güçlü bir çıkış noktasına sahip olmasına rağmen dramatik potansiyelini tam olarak gerçeklekleştirdiğini söylemek güç. Léa Seydoux’nun muhteşem performansı hatırına izlenebilir.

Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünün etkileyici filmlerinden Rudi Rosenberg’in “Quelques Mots D’amour”u insanı içine çeken sıcak bir dramda aile dinamiklerinin nasıl hassas ve kırılgan olduğunu gösteriyor. 14 yıldır evinin birliğini sağlayan, ergenlik çağındaki kızı ile küçük oğlunu büyüten Erika’nın hikayesi yüreğimizin derinliklerinde bir yerleri sızlatacak.

Lauriane Escaffre ve Yvo Muller’in “Kadın Davası / L’affaire Marie-Claire”i 1972’de yasadışı kürtaj yapmakla suçlanan tarihi davaya odaklanıyor. Av. Gisele Halimi’nin (Charlotte Gainsbourg) sanığı savunduğu davada, çoğu erkek olan jürinin tecavüzcüyü serbest bırakıp, kadına hapis cezası verilmesi olay yaratmıştı.

Cannes’da prömiyerni yapan Reed Van Dyk imzalı “Atonement” Irak işgali sırasında ABD’li bir askerin anlık kararla Iraklı bir ailenin hayatında yarattığı felaketi ve yıllar sonra aileyle yeniden temas kurma çabasını anlatıyor. Sorunlu deniz piyadesinin 2003’te ateş açtığı Iraklı ailenin hayatta kalanlarıyla barışmaya çalışmasını anlatan filmde Kenneth Branagh ve Hiam Abbas rol alıyor. Katalan yönetmen Maria Martinez Bayona ilk filmi “The End of İt”te yapay zekaya alışılmadık bir açıdan yaklaşıyor. Film, hem varoluşsal bir bilimkurgu, hem de aile dramı, hem de bir kara komedi.

Zachary Wigon’un gotik atmosferli “Victorian Psycho”su bir korku-gerilim filmi.

Güney Koreli Na Hong-jin imzalı bilimkurgu, aksiyon ve gerilimi bir araya getiren dev bütçeli filmi “Hope” tüm dünyayı tehdit eden bir canavarın yarattığı felaketin izini sürüyor. Deneyimli bir polis ile kadın yardımcısının canavarla mücadelesi 2 saat 45 dakikalık sürprizlerle dolu bir atmosferde anlatılıyor. Bu filme Cannes’da hayran kalanlar da oldu, burun kıvıranlar da. Ben izlemesi son derece yorucu filme hiç ısınamadım.



