Filmekimi 2018 Filmleri

Filmekimi 2018’in görkemli sinema şöleni başlıyor…

Sonbaharın müjdecisi, İstanbul’da sinema sezonunun ilk festivali filmekimi, 5-14 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek. Yılın önemli film festivallerinde prömiyerlerini yapan, ödüller kazanan, merakla beklenen yeni yapımları içeren zengin programıyla filmekimi, ayın en önemli sanat olaylarından biri olacak. Bu yazımda okurlarımı, programda yer alan, yirmiden fazlasını evvelce izlediğim filmler arasında, bir gezintiye davet ediyorum…

8 Eylül’de sona eren 75. Venedik Film Festivali’nde ödül listesine iki kez giren tek film “Sarayın Gözdesi / The Favourite”i sıcağı sıcağına filmekimi’nde izleyebileceğiz.

Yunan sinemasının, Theo Angelopoulos’tan sonra yetiştirdiği en önemli yönetmen olan Yorgos Lanthimos, son filmiyle katıldığı her festivalde ödül alma geleneğini sürdürüyor. Venedik’te Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan filmin İngiliz aktrisi Olivia Colman, bu festivalin En İyi Kadın Oyuncusu seçildi.

Demirbaş senaristi Efhtimis Filippou’yu ilk kez terk eden ve ilk kez tarihî bir konuyu işleyen Lanthimos, 18. asırda Kraliçe Anne’ın gözdesi olmak için birbiriyle rekabete giren iki soylu kuzenin öyküsünü anlatıyor.

Cannes’da Marcello Fonte’ye En İyi Aktör Ödülü’nü getiren “Dogman” suç dünyasının labirentlerinde dolaşmayı seven Matteo Garrone’nin son filmi. Başyapıtı “Gomorra’nın Napolisi’nden sonra, Garrone bizleri Roma banliyösünün suç dünyasına götürüyor. Herkes tarafından sevilen, iyi aile reisi bir köpek bakıcısının, çocukluk arkadaşı bir gangsterin hayatına girmesiyle değişen yazgısını film şiddet dozu yüksek, sert bir intikam öyküsü.

DOGMAN

Don Kişot’u Öldüren Adam” ile, fantastik filmlerin yönetmeni Terry Gilliam (78), Cervantes’in kült eserini sinemaya aktarmadaki 30 yıllık rüyasını gerçekleştirmiş oluyor.

Gilliam’ın geniş hayal gücünü yansıtan film, 14 eserlik zengin filmografisindeki yapıtlardan en çok “Balıkçı Kral”a yakın duruyor. Rüyalar hakkında sualler soran, kahramanının rüyasını gerçekleştirmedeki inadını sergileyen film, demode sinema diline ve mizah anlayışına rağmen etkileyici olabiliyor. Film dünya prömiyerini Cannes’ın Kapanış Galası’nda yaptı.

DON KİŞOTU ÖLDÜREN ADAM

 

ALTIN PALMİYE’Lİ FİLM

Aile hayatı ve çocukları merkezine alan filmleriyle tanınan Japon usta Kore-eda Hirakozu, Cannes festivaline yedinci gidişinde, “Arakçılar / Shoplifters” ile nihayet Altın Palmiye Ödülü’ne ulaştı.

Yönetmen, yankesicilik yapan, toplumun kalıplarına uymayan bir aile üzerinden, içinde yaşadığımız ekonomik modelin ahlaki sorunlarına ayna tutuyor. Çok iyi anlatılmış özgün konusuyla, kusursuz mizanseni ve sinematografisiyle, insanî değerleri öne çıkaran şiirsel içeriğiyle kaliteli bir film. Hirakozu, önceki filmlerinde yaptığı gibi Japon toplumunun ekonomik ve kültürel modellerini ve yozlaşmayı eleştirmede başarılı. Filmdeki 6 kişilik ailenin bireyleri arasında akrabalık bağları yok.

ARAKÇILAR / SHOPLİFTERS

Bu yıl Cannes’da Jüri Ödülü kazanan “Capharnaum”un Lübnanlı kadın yönetmeni Nadine Labaki, fakirliğin diz boyu sürdüğü gecekondu semtlerindeki yozlaşmayı, şiddet içinde kendine bir yol bulmaya çalışan bir erkek çocuğun üzerinden anlatıyor.

Belgesele yakın duran yapısıyla “Capharnaum”, Beyrut’un sokağa terk edilen çocuklarını, boğaz tokluğuna çalıştırılan göçmenleri, onları sömüren, sahte evrak düzenleyen, bir avuç dolar için bebek ticareti yapan fırsatçıları, modern kölelik ortamında anlatıyor.

CAPHARNAUM

Cannes’da ödül listesine giren bir başka film, Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’ye Mizansen Ödülü’nü getiren “Soğuk Savaş / Cold War’. 2015’te Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazanan “İda”da olduğu gibi siyah-beyazı tercih eden Pawlikowski, 1950’lerde başlayan, Varşova – Paris ekseninde gelişen, 30 yıl süren, inişli-çıkışlı bir imkânsız aşk öyküsü anlatıyor.

SOĞUK SAVAŞ / COLD WAR

İran sinemasının en parlak ismi, “Bir Ayrılık” ile Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı sahibi, festivallerde ödüle doymayan Asghar Farhadi (46) bu yıl yarışma dışı katıldığı Cannes Festivali’nin açılışını “Everybody Knows” ile gerçekleştirdi. İspanya’da yaptığı, başrollerini Penelope Cruz, Javier Bardem ve Arjantinli Ricardo Darin’in oynadığı filmde Farhadi, yazgı, aile namusu, kıskançlık, çevre baskısı gibi temaları işliyor. Ancak “Everybody Knows” eski filmlerini kalitesinde değil.

EVERYBODY KNOWS

Costa Gavras’ın yönetmen oğlu Romain Gavras’ın filmekimi’nde gösterilecek “The Word is Yours”u hareketli bir gangster komedisi. Berlin Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü kazandığı “Müze / Museo”de Alonso Ruizpalacios, tarihin en büyük müze soygunlarından, 1985’teki Meksika Antropoloji Müzesi’nin soyulmasını anlatıyor. Filmin başrolünde karizmatik ve yakışıklı oyuncu Gael Garcia Bernal var.

MÜZE / MUSEO

CANNES’IN ÖDÜLLÜ FİLMLERİ

İtalyan sinemasının yükselen yıldızı, senaryo yazarı-yönetmen Alice Rohrwacher, 3 yıl önce “Le Meraviglie” ile Jüri Büyük Ödülü kazandığı Cannes Film Festivali’nde bu yıl “Mutlu Lazzaro / Lazzaro Felice” ile En İyi Senaryo Ödülü’nün sahibi oldu.

Yine konusu İtalyan taşrasında geçen, pastoral tatlar içeren öykülere karşı zaafını yenileyen kadın yönetmen, bizlere doyumsuz güzellikte bir masal sunuyor.

Film, naif, temiz kalpli, yardımsever, iyilik timsali genç bir köylü olan Lazzaro üzerinden, insanın içini ısıtan mesajlar veriyor.

Rohrwacher, semboller eşliğinde özünde insanî değerler olan bir fabl aracılığıyla mesajını iletmede başarılı oluyor. Yönetmen, yüreklere hitap eden filminin finalinde şu karanlık mesajı da veriyor: “Yaşadığımız toplumda Lazzaro gibi nesli tükenmiş iyilere yer yok!

Mistisizm, gerçekçilik ve fanteziyi harmanlayan bu modern masal, bu konuda yapılmış İtalyan klasiklerine saygı duruşunda bulunuyor.

MUTLU RAZZARO

Bu yıl Cannes’da, ilk filmini yapan yönetmenlere verilen Altın Kamera Ödülü, Belçikalı genç senaryo yazarı – yönetmen Lukas Dhont’un “Kız / Girl” filmine verildi.

Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan filmin 16 yaşındaki aktörü Victor Polster, En İyi Erkek Oyuncu seçilirken, Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) “Girl”ü En İyi Film Ödülü’ne layık gördü.

Zorlu ve sıkı disiplinli bale eğitimi alan Lara’nın öyküsünde, vücudunun Lara’nın azmine ihanet ettiğini görüyoruz. Zira Lara erkek olarak dünyaya gelmiştir. Beraber duş yaptığı kız arkadaşlarının, cinsel organını göstermesi için sürdürdükleri ısrar, filmin trajik sonunun başlangıcı olur.

GİRL / KIZ

Bu yıl Cannes’da jürinin tartışmaya açık bir kararı, kalıplara uymayan, manifesto niteliğindeki bir metnin yazarı tarafından okunduğu “Le Livre d’Image” için Jean-Luc Godard’a verilen Özel Altın Palmiye Ödülü idi. Yaratıcılığı ve sinemaya katkısı tartışılmaz, hiçbir kalıba sığmayan yenilikçi Godard’ın bu son filmi, yine kışkırtıcı, yine zorlayıcı, politik ve zihin açıcı.

Godard’ın bundan önceki iki filmi “Film Socialisme” (2010) ve “Adieu au Langage”i (2014) beğenmeyenlerin görsel bir bombardımanı andıran zihin jimnastiği niteliğindeki “Le Livre d’Image”dan uzak durmalarını öneririm.

Le Livre d’Image

CANNES’DAN ELİ BOŞ AYRILANLAR

Günümüz Çin toplumunun eleştirmedeki sonsuz hüneriyle ünlenen Jia Zhang-Ke, Çin’deki değişimi, “Kül En Saf Beyazdır / Ash is Purest White” filminde otopsi masasına yatırıyor. Yönetmen, suç dünyasından iki kahramanı üzerinden anlattığı filmde, güçlü sinema duygusuyla etkileyici oluyor.

Yönetmenin eşi ve fetiş oyuncusu Zhao Tao, öyküde 16 yıl boyunca geçirdiği fırtınalı değişikliği, müthiş bir oyun gücüyle canlandırıyor.

Kül En Saf Beyazdır / Ash is Purest White

Cannes festivalinden eli boş dönen bir başka Uzakdoğulu sanatçı “Şüphe / Burning” filmiyle Güney Koreli Lee Chang-Dong idi.

Gitgide artan gerilimiyle usta işi bir Murakimo uyarlaması olan “Burning”, yönetmenin Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü kazandığı “Poetry”nin ardından, 8 yıl ara vererek yaptığı bir film.

Vasıfsız bir genç, âşık olduğu güzel kız ile zengin ve küstah bir adam arasındaki aşk üçgeni ekseninde, Chang-Dong bir öfke ve saplantı hikâyesi anlatıyor. Chang-Dong Güney Kore’de Kültür Bakanlığı yapmıştı.

BURNİNG

Genç Amerikalı yönetmen David Robert Mitchell’in (44) kariyerindeki 3. filmi olan “Under the Silver Lake / Gölün Altında” Los Angeles’ı fon olarak kullanan iddialı bir kara film.

Popüler kültüre sonsuz gönderme içeren, Hitchcock’tan esinlenen bu film, onun kötü bir kopyası olmaktan kurtulamıyor. Yönetmenin tabiriyle film “Los Angeles denen o karanlık ve çarpık fantezi dünyasını keşfe çıkıyor.” Andrew Garfield’in ekrandan hiç ayrılmadığı, cinayetlerden çizgi romanlara, küresel komplolardan şarkılardaki gizli mesajlara geçiveren, beklentilere cevap vermeyen bir film.

Under the Silver Lake / Gölün Altında

Christophe Honore’nin “Beğen, Sev ve Hemen Kaç / Plaire, Aimer et Courir Vite”i geçen yıl Cannes’dan Büyük Ödül ve FIPRESCI En İyi Film Ödülü’yle ayrılan, Robin Campillo’nun “Dakikada 120 Kalp Atışı / 120 Battements Par Minute”ünü akla getirdi. Her iki film de iki erkeğin eşcinsel aşk öyküsüne dayanıyor ama Honore’nin filmi etkileyici olmadığı gibi, Campillo’nun filminin kötü bir kopyası. 1990’ların Paris’inde geçen konusuyla “Plaire, Aimer…”, 40’ına basmak üzere olan yazar Jacques ile sinemacı olmaya düşleyen Rennes’li öğrenci Arthur’un yakınlaşmasını izliyor. Tatsız tuzsuz bir melodram.

Beğen, Sev ve Hemen Kaç / Plaire, Aimer et Courir Vite

Genç aktör-müzisyen Yann Gonzales bu yıl Cannes’da “Kalpteki Bıçak / Un Couteau dans le Cœur” ile yarıştı. 1979’da Paris’te geçen konusuyla film, Vanessa Paradis’nin canlandırdığı, gay pornoları yapan bir şirketin sahibi Anne’ın öyküsü anlatılıyor. Anne, âşık olduğu kadını yeniden kazanmaya çalışırken, bir yandan da oyuncularını teker teker öldüren bir seri katilin peşine düşüyor. Okurlarımı, bu son iki Fransız filminden uzak durmaya davet ediyorum.

Kalpteki Bıçak / Un Couteau dans le Cœur

Filmekimi programında yer alan filmlerin en iyilerinden biri, Lars von Trier’in müthiş gerilimi “Jack’in İnşa Ettiği Ev / The House That Jack Built”.

Sinema sanatının en kışkırtıcı, en rahatsız edici, şok yaratan filmlerinin yaratıcıları arasında gösterilen Lars Von Trier’in, yedi yıl aradan sonra kovulduğu Cannes festivaline dönüşü görkemli oldu.

Eğer ana yarışmaya dâhil edilseydi, ödül listesinde muhakkak kendisine yer bulacağına inandığım “Jack’in İnşa Ettiği Ev”, 71. Festivalde yarışma dışı gösterildi. 1970’lerin Amerika’sında, becerikli Jack’i 12 yıllık bir zaman diliminde izleyen film, işlediği cinayetlerle bir seri katile dönüşmesini anlatıyor. Mühendis kökenli Jack, planladığı cinayetlere birer sanat eseri gözüyle bakarken, her seferinde daha çok risk almaktan da çekinmiyor.

Felsefi referanslarla yüklü bu zeki ve alaycı film, seri katil filmleri zincirine sağlam bir halka olarak ekleniyor. Bunda, Von Trier’in gerilimli atmosfer yaratmadaki becerisini yüksek tansiyonlu mizanseninin, kariyerinin en parlak performansını çıkaran Matt Dillon’un rolü var.

Yahudi asıllı olmasına rağmen Hitler hayranı bir Nazi olduğunu söyleyince, Cannes’dan persona non grata ilan edilerek kovulan Danimarkalı yönetmen, bu festivale parlak bir dönüş yaptı.

Jack’in İnşa Ettiği Ev / The House That Jack Built

Filmekimi programında dört Cannes filmi daha var. İşçi haklarının savunucusu politik filmlerinden tanıdığımız Stéphane BrizéSavaşta / En Guerre” ile kapanmakta olan bir fabrikanın 1100 işçisinin, işlerini koruma uğruna girdikleri mücadelenin sürecini gözlemliyor. Tıpkı “İnsanın Değeri” (2015), “Bir Yudum Bahar” (2012) ve “Matmazel Chambon” (2009) filmlerindeki gibi, fetiş oyuncusu Vincent Lindon’un karizmasına sırtını dayayan Brizé, günümüzün acımasız kapitalist sistemine sert bir eleştiri getiriyor.

Savaşta / En Guerre

Yurt dışına çıkışı yasaklı Rus yönetmen Kirill Serebrennikov bu yıl Cannes’da, Sovyetler Birliği’nde rock kültürünün doğum sancılarını anlatan “Yaz” ile yarıştı. 1980’lerde Rus rock dünyasının en iyi söz yazarlarından Mike Naumenko ve Kino grubunun kurucusu Viktor Tsoi’nin devrimci şarkılarıyla renklenen filmde oyuncular, şarkıları kendileri seslendiriyor.

LETO / YAZ

Genç Japon yönetmen Hamaguchi Ryusuke’nin (40) Cannes’da yarışan son filmi “Asako 1-2”, birbirine son derece benzeyen iki adama âşık olan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Karakterleri birbirlerine zıt iki erkek arasında, hem duygusal hem de zihinsel çelişkiler içinde kararsız kalan Asako’nun öyküsü, fazla uzun tutulmuş bir aşk filmi.

Oscar’lı yönetmen Kevin Mcdonald, 20. yüzyılın en ünlü kadın şarkıcısı Whitney Houston’ın 48 yıllık kısa ömrünü anlattığı, çok yönlü müzik belgeseli “Whitney” ile ABD müzik endüstrisi ve toplumunu mercek altına alıyor.

WHİTNEY

SORRENTINO VE AÇILIŞ FİLMİ

Muhteşem Güzellik” (2013) ile Oscar kazanan, İtalyan sinemasının son yıllarda yetiştirdiği en önemli yönetmen olan Paolo Sorrentino, son filmi “Loro” ile yine olay yaratıyor. Ülkesinin entrika dolu dünyasına kamerasını doğrultan Sorrentino, “Il Divo”daki Giulio Andreotti’sinden sonra bu kez yine İtalyan siyasetine ilginç bir açıdan göz atıyor. Siyasi hicvin bu çağdaş ve ilginç örneğinde, yönetmenin fetiş oyuncusu Toni Servillo, Berlusconi rolünde yine döktürüyor.

LORO 1

Beni Adınla Çağır” ile geçen yılın en çok konuşulan filmlerinden birine imza atan Luca Guadagnino, “Suspiria” ile korku sinemasına el atıyor. Dario Argento’nun 1967 tarihli kült filminin remake’inde, Tilda Swinton ve Dakota Johnson’lu oyuncu kadrosu ile İtalyan yönetmen, bir dans grubunun yaşadığı gizemli olayları anlatıyor.

SUSPİRİA

Amerikan bağımsız sinemasının gözde ismi Gus Van Sant, son filmi “Merak Etme, Fazla Uzaklaşamaz”da bir azim, yaşam sevinci ve sıra dışı bir başarı öyküsünü anlatıyor. Bir trafik kazası sonucu belden aşağısı felçli kalan 21 yaşındaki karikatürist John Callahan’ın gerçek hayat hikâyesinden esinlenen film, başrolündeki Joaquin Phoenix’in performansıyla, şimdiden 2019 Oscarlarına adaylığını koyuyor.

Merak Etme, Fazla Uzaklaşamaz / Don’t Worry, He Won’t Get Far on Foot

Filmekimi tanıtımını festivalin açılış filmiyle tamamlayalım. 1976’daki “Bir Yıldız Doğuyor”un yeni remake’inin başrolünde, ilk kez yönetmenliği deneyen Bradley Cooper’i izleyeceğiz. Barbra Streisand’ın yerini Lady Gaga alıyor. Nefis müzik şöleninde Cooper kendi seslendirdiği şarkılardaki başarısı ile izleyiciyi şaşırtıyor.

Filmekimi tanıtım yazısının ‘telefon rehberi’ne dönüşmesinde benim suçum yok. Suçu bu derece renkli bir seçkiyi hazırlayan İstanbul Film Festivali Direktörü Kerem Ayan’da arayın.

BİR YILDIZ DOĞUYOR

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here