TÜRK USULÜ KOMEDİ

İlk giriştiğimde dört bölümde bitireceğimi düşündüğüm bu yazı dizisini tabiidir ki Türk Sinemasına kişisel beğenilerimin ışığında bir bakış içeren bir çalışmaydı. Ancak, araştırma derinleştikçe, kişisel beğenilerime pek de uymayan kimi sinemacılar, ya da uzak kalmayı yeğlediğim bazı tür filmleri bu içerikte haklarını aramaya başladılar.

Bu sebeple, sevip sevmediğimi bir kenara bırakarak, bu bölümde sinemamızda önemli yer tutmakta olan bir akıma, son dönemlerde kendi hedef izleyici kitlesini var ederek kendine has bir yan tür oluşturmuş olan Türk Usulü Güldürülere değinmek istiyorum.

Burada hemen, amacı eğlendirmek olan sinema anlayışını kesinlikle küçümsemediğimi, tam tersine sinemayı yedinci sanat olarak nitelerken, sanatı asık suratlı bir “arthouse” olarak sınırlamanın çok büyük bir yanılgı olduğunu, insanı rahatlatan, mutlu eden, kimi zaman heyecanlandıran ya da korkutan “entertaining” yönünü de çok önemsediğimi belirteyim.

Kaliteli bir romantik komedinin, çok iyi kotarılmış bir aksiyon filminin ya da başarılı gerilim sinemasının üst düzey sanatsal değeri olduğu kesindir. Her tür sinema yapıtı için, bütün sanat dalları için de geçerli olan tek bir beğeni kriteri olabilir. O da işin iyi yapılıp yapılmadığıdır.

Ayrıca, kitlesel beğeniye yönelik bir sinemaya hiç de yabancı olmadığımı belirtmek isterim.

Filmlerle ilk tanışmam 4-5 yaşlarındayken, evimize yürüme mesafesindeki Pangaltı-Harbiye güzergâhında, üç yabancı film birden gösterilen Yeni ve Tan sinemalarında başladı. İlkokula başladığım sıralarda da sadece Yerli Film izleten İnci Sineması açıldı. Çok genç de olsam, sinemayı yeni yeni algılamaya ve anlamaya başlamış bir seyirci olarak tüm Yeşilçam dönemini, Lutfi Akad’ın ilk filmlerinden başlayarak vizyonda izledim. Melodramın en ağdalısında duygulanmış, komedinin en sulusuna bile kahkahalarla gülmüş bir Yerli Film seyircisi dönemim de oldu. Zaten benim kuşak yönetmen sinemasının ne olduğunu çok daha sonra 18-20 yaşlarına geldiğinde öğrendi.

Bu konuya girmemin sebebi sinemamızın temelini oluşturan, aralarında çok sayıda baş yapıt da olan Yeşilçam üretimini her zaman önemsediğimi belirtmek.

Bugün geriye doğru baktığımda bazılarını çok naif, bazılarını çok sulu, bazılarını aşırı cinaslı bulduğum için pek de beğenemediğim o dönemin kimi komedisinin, günümüzün bazı güldürülerinin yanında birer başyapıt gibi durduğunu da söylemek zorundayım.

Türk Usulü Güldürü olarak adlandırdığım bu türü anlamak ve irdelemek için, zamanda geriye doğru bir yolculuğa çıkarak, başlangıcından günümüze Türk Sinemasında Komedi ve Güldürü anlayışının, hatta sinemada komedinin ortaya çıkışının kökenlerine kadar uzanmak gerekiyor.

İlk keşfedildiği ve bir kitlesel eğlence aracı olarak olağanüstü bir geleceği olduğunun fark edildiği yıllarda sinema, seyirciyi en kolay yakalayacak olan komik filmlere yönelir ve Méliès, tarihin ilk kurmaca filmlerini komedi olarak çeker. ABD sinemanın gelişiminde ön sıraya geçtiğinde de komedi, Charlie Chaplin, Buster Keaton ve Harold Loyd’la ilk altın yıllarına girer.

HOROZ NURİ

Türk Sineması tarihinin,1916 yılından beri Almanya’da oyuncu ve yönetmen olarak film çalışmalarını sürdüren tiyatrocu Muhsin Ertuğrul’un yurda dönüşüyle başladığı kabul edilir. Sinemayla ilgili ilk deneyimlerin, I. Dünya Savaşının yaralarının yeni yeni sarılmaya başlandığı karamsar bir ortamda gerçekleştirmiş olan, yurda döndüğünde de karşısında, coşkuyla bile olsa Kurtuluş Savaşı’nın tahribatını tamir etme çabasında bir Türkiye ile karşılaşan Ertuğrul, ciddi, vakur, dramatik bir sinema anlayışının gelişmesine ön ayak olur.

Tabii ki bunda sadece dönemin değil, toplumumuzun gülmeyi zayıflık sanan geleneksel karakterinin, erkek egemen ve maço görüşünün, gülmeyi ve neşelenmeyi aşağılayan “karı gibi gülmek” bakış açısının da etkisi vardır.

Ertuğrul sonrası Yönetmenler Evresinin önemli sinemacılarının büyük çoğunluğu da aynı ciddi tavrı sürdürürler. En üretkenleri Atıf Yılmaz, keskin bir mizah duygusunun öne çıktığı bazı güldürüler ve birkaç Kemal Sunal’lı film yönetir. Zeki Ökten de birkaç Kemal Sunal’lı film çeker. Burada Ertem Eğilmez’in sinemamıza kazandırmış olduğu Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal , İlyas Salman, Halit Akçatepe, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Şener Şen, Ayşen Gruda gibi oyuncuların komedi filmlerinden kısaca söz etmek istiyorum. Hemen hepsi has tiyatrocu olan, çoğu Haldun Taner’in Kabare Tiyatrosu ekolünden gelen bu komedyenler, sinemamızın bir döneminde farklı yönetmenlerle çok sayıda film çevirmişlerdir. Konu ve tiplemeleri kimi zaman birbirine benzese de, hepsi dört dörtlük oyuncu oldukları için neredeyse bütün filmleri belirli bir düzeyin üzerine çıkar.

Daha genç kuşaklara geldiğimizde, derinlikli güldürü anlayışıyla Ezel Akay, kimi filmlerinde dönemsel eleştiriye getirdiği mizah anlayışıyla Yılmaz Erdoğan, keyifli aile komedileriyle Ozan Açıktan, neredeyse tüm filmlerine hâkim olan absürt güldürü anlayışıyla Onur Ünlü, filmografilerindeki az sayıda komediyle bu dalda ustalıklarını kanıtlamış olan Ümit Ünal, Mahmut Fazıl Coşkun, Tolga Karaçelik gibi sinemacıların çok düzeyli güldürüleriyle karşılaşırız ki, sayısal olarak genel üretimin içinde çok az bir yer tutan bu komedilere, tabii ki sözü geçen yönetmenleri ele aldığımızda tekrar döneceğiz.

Ancak bu bölümün esas konusu, sinemamızın ilk döneminden günümüze, amacı sadece vakit geçirtmek, seyirciyi eğlendirmek ve güldürmek olan, çoğu güldürü ya da müzikal güldürü olan çok sayıda film çekmeyi sürdüren üretken sinemacı kuşağının yönetmenleri ve onların farklı güldürü anlayışı olacak.

Yeşilçam’ın ilk yıllarında komedi, karakterden çok tiplemeye yakın olarak gelişir. Dönemin ünlü komedi oyuncuları belirli bir tip yaratırlar ve oynadıkları filmlerin senaryoları ve sahnelenmeleri bu tipin etrafında gelişir. Bunlardan ilk akla galenler “Horoz Nuri” Vahi Öz, “Cilalı İbo” Feridun Karakaya ve “Adanalı Tayfur” Öztürk Serengil’dir. Serengil, değişik, kendine has vurgulamalarla söylediği “yeşşe”, “kelaj” gibi deyişleri Türk argosuna sokar ki, bunda, filmlerinde onu seslendiren eski patronu Mücap Ofluoğlu‘nun da büyük katkısı vardır

Yeşilçam komedi yönetmenlerine gelirsek, en eskilerden, İÜ Kimya Fakültesi ve Konservatuar Şan Bölümü mezunu, Devlet Operası baritonlarından Hulki Saner (1925 – 2005) sinemaya ilk girdiği 1958’den 1987’ye, çoğunun senaryosunu da yazmış olduğu belirli bir düzeyin üstünde 70 kadar film yönetir. Sadri Alışık’ın başrol oynadığı “Turist Ömer” serisi ve çok sayıda Zeynep Değirmencioğlu’nun oynadığı “Ayşecik” filmiyle ününü pekiştirir. Billy Wilder’ın “Some Like it Hot” filmini plan plan kopyalayan İzzet Günay, Sadri Alışık ve Türkân Şoray’lı “Fıstık Gibi Maşallah”, Wilder tadını korumaya çalışan keyifli bir çalışmadır.

Sinemamızın en üretken isimlerinden yönetmen, yapımcı, senarist Aram Gülyüz (1931 – 2018) 11 tanesi “Ayşecik”, 123 tanesi Yeşilçam seks filmi olmak üzere, aralarında çok sayıda güldürü de olan 140 filmiyle erişilmesi güç bir rekor kırar.

1964 ilâ 1988 yılları arasında doksana yakın film çeken, yapımcı yönetmen Ertem Eğilmez (1929 – 1989), sinemada her türü dener, ama çoğunlukla kolay izlenen ve geniş izleyici kitlesinin ilgisini çeken kalabalık kadrolu güldürüleriyle kendine has bir tarz oluşturur. Karakter oyuncularına başrol veren, Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal, İlyas Salman, Halit Akçatepe, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Şener Şen ve Ayşen Gruda gibi güldürü oyuncularının sinemadaki başarılarında payı olan Eğilmez, 1975’de Rıfat Ilgaz’ın sinemaya uyarlanması epey güç olan romanı “Hababam Sınıfı”nı ustalıkla filme aktarır. Eğilmez, filmin kazandığı büyük bir ticari ve eleştirel başarıyı “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı” (1975), “Hababam Sınıfı Uyanıyor”(1976), “Hababam Sınıfı Tatilde” (1977) ve son olarak da “Hababam Sınıfı Güle Güle” adlı dört devam filminde sürdürür. Kemal Sunal’ın birçok önemli filmini de yöneten Ertem Eğilmez, “Banker Bilo” (1980) ve “Namuslu”da (1984) dönemin temel sorunlarını kendi mizahi bakış açısıyla ele alır. Çekimin son aylarında nefes yetmezliğiyle yatağa mahkûm olan Eğilmez’in, odasına getirilen görüntüleri izleyip ekibini yönlendirerek bitirdiği, Arabesk dönemini ve kültürünü tavizsizce hicveden, popüler kültür “kült”lerinden son filmi “Arabesk”(1989), “acı”nın mizahla alt edilmesini temsil eden absürt mizahıyla, arabeskin kendine acıma tutkusunun benzersiz bir güzellemesidir.

1938’de Ankara’da doğan Kartal Tibet, uzun yıllar Devlet Tiyatrosunda oyuncu olarak çalıştıktan sonra sinemaya oyuncu olarak girer. 1976’da oyunculuğu bırakıp yönetmenliğe başlayan Tibet, aralarında “Zübük” ve “Gol Kıralı” olan çok sayıda Kemal Sunal filmi ve Şener Şen”li “Şalvar Davası” komedilerini yönetir.

Aramızdan çok genç yaşta ayrılan yapımcı yönetmen Süreyya Duru (1930 – 1988),elliyi aşkın film yönetmiş, yurtiçi ve yurtdışı başarılar elde etmiş ödüllü bir sinemacımız. Önemli filmleri arasında “Bedrana” (1974), “Kara Çarşaflı Gelin” (1975), “Derya Gülü” (1979) ve “Fatmagül’ün Suçu Ne?” (1986) var. Komedi sinemamıza katkısı iki “Şoför Nebahat” devam filmi ve “Şahane Züğürtler” adlı tiyatro uyarlaması.

Yeşilçamın seks filmleri furyasına girildiğinde, sinemamızda giderek belden aşağı kaba espri anlayışının öne çıktığı, değişimin bu filmlerin cinaslı isimlerine de yansıdığı daha da farklı güldürü kavramından söz etmenin gereksiz olduğu kanısındayım. Ancak, bu bölümü kapatırken, 200 civarında film çeken, özellikle seks filmleri furyasında çok sayıda erotik komedi yöneten Ülkü Erakalın’ı (1934 – 2016) da unutmamak gerekir.

Gişe hasılatı beklentilerinin şekillendirdiği, münhasıran eğlendirmeye yönelik güldürü anlayışı, Yeşilçam sonrası bağımsız yönetmen sinemasının paralelinde de gelişmeye devam eder.

Kanımca bu dönemde, bu tür filmlerin furyasının başlatan, pahalı bir tarihsel parodi olan “Kahpe Bizans” (1999) filmidir. Hiçbir tarihsel ve da mantıksal bağlantısı olmasa da, senaryoya da katkısı olan MSÜ Sinema-TV mezunu Gani Müjde (d.1959) bu izlenmesi hoş sabun köpüğü gibi filmi başarıyla yönetir. Müjde, ikinci filmi “Osmanlı Cumhuriyeti”nde, Mustafa’nın çocukken ağaçtan düşüp öldüğü, Kurtuluş Savaşının yaşanmadığı, Anadolu topraklarının parçalandığı ve geriye kalanın batı mandası altında olduğu ülkemizde “Osmanlı yıkılmasaydı 2008 yılında nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk? ” sorusuna esprili yanıtlar arar. Ancak film, aşırı demode mizah anlayışı ve çalakalem yazılmış senaryosunun tutarsızlığı yüzünden güldürmeyi hiç başaramayan bir güldürü olur. 2016’da yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği, senaryosuna da katıldığı “Bizans Oyunları / Geym of Bizanssenaryosu, oyunculukları ve yönetimiyle utanç verici bir bayağılık abidesidir.

Sanırım, özellikle bu son film, türün iki büyük hatasını özetliyor. Birincisi ve en önemlisi güldürmek çok ciddi ve zor bir iştir ve müthiş seviyeli bir duyarlılık ister. Çünkü komiklik yaparak komik olunmaz.

İkincisi, kolaycı, düzeysiz ve bayağı bir güldürü anlayışı ile yapılan işler, para getirse de kalıcı olamazlar.

Türk Usulü Güldürünün yönetmenlerine ve yaptıkları işlere, yaratıcılarının doğum yıllarını esas alarak yaptığım bir sıralamayla girişelim.

1954 Trabzon doğumlu Adem Kılıç, Trabzon’u kendisine üs edinir ve aslında hiçbir şifresi olmayan, iki üçlemeden oluşan bir “şifreli filmler serisi” çeker. “Sümela’nın Şifresi: Temel” (2011), “Moskova’nın Şifresi: Temel” (2012) ve “ Sümela’nın Şifresi 3: Cünyor Temel” (2017) filmlerinden oluşan “Temel Üçlemesi” ile “Oflu Hocanın Şifresi” (2014), “Oflu Hocanın Şifresi 2” (2016), “Oflu Hocanın Şifresi 3” (2018) filmlerinin oluşturduğu “Oflu Hoca Üçlemesi”. Serilerin ortak paydası tüm oyuncuların, epey zorlandıkları Karadenizli şivesinin kulak tırmalaması ve cinselliğe yapılan göndermelerle bir zamanların seks komedilerini anımsatan seviyesiz ve kimi zaman mide bulandırıcı espri (?!!) anlayışıdır.

1963 Ordu Doğumlu, 9 Eylül Sinema-TV mezunu Oğuzhan Tercan, Abdi İpekçi suikastını ve 12 Eylül öncesini konu alan ilk filmi “Uzlaşma” (1992) ile Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü ile Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Umut Veren Yeni Yönetmen Ödülü’nü kazanır. Bu önemli ve başarılı filmi hak ettiği takdiri göremeyince uzun bir süre televizyon dizileri çeken Tercan on üç yıl sonra “Hırsız Var” (2015) adlı, bir grup insanın bir gece boyunca farklı kombinasyonlarla iç içe geçen hareketli ve eğlenceli öyküsünü anlatır. “Hırsız Var”. teknik açıdan epey başarılı, ancak kalabalık oyuncu kadrosunun büyük kısmının abartılı oyunculuğuyla dengesini yitiren, izlenmesi biter bitmez unutulacak cinsten bir eğlenceliktir. Aklı beş karış havadaki üç kuzenin, tefecilere borçlarını ödemek ve pek gerçekçi olmayan hayallerini gerçekleştirmek çabalarını anlatan “Avanak Kuzenler” (2008) naif ve can sıkıcı bir finale ulaşmak için inanılmaz klişe yollardan geçen yaratıcılıktan uzak bir güldürüdür.

1964 doğumlu Faruk Aksoy, ticari sinema kurallarını çok iyi bilen bir yapımcı. Başta sinemamızın gişe rekortmeni “Recep İvedik” serisi olmak üzere, ilk ikisini yazıp yönettiği bütün “Çılgın Dersane” filmlerinin yapımcılığını üstlenmiştir. Başarısızlıkları ile ün salmış bir grup üniversiteye hazırlık öğrencisinin, para sorunları sebebiyle farklı konseptler deneyen bir dershanedeki yaşamlarını ele alan bu film serisinin, gülümsetmeyi bile başaramayan sıradan espri anlayışına ve klişe öykülerine rağmen kazandıkları tecimsel başarı, kültür yozlaşmamızın araştırma konularından biri olabilir. Aynı düzeysizlikteki “Ali Kundilli” serisinin de yapımcılığını üstlenen Aksoy, tarihi olayları yanlış aksettirmesinden, diyaloglardaki özensizlik ve düzensizliğe, klişe anlatımından karakterlerinin yapaylığına çok sayıda eleştiri almasına karşın, yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığı “Fetih 1453” (2012) hasılat rekorları kırar. Aksoy’un çok büyük kazanç sağladığı bu yapım yüzünden iflâs etmiş olması ise, bir iktisadi araştırma konusu oluşturabilir.

ZÜBÜK

1966’da Çanakkale Ayvacık’ta doğan, İU edebiyat Fakültesi mezunu Hakan Algül, hem sinema hem televizyon sektöründe yönetmenlik yapan üretken bir sinemacı. İlk uzun metrajı, kredi borcu ödenemeyince bankanın el koyduğu bir randevuevinin öyküsü olan “Döngel Kârhanesi” (2005), abartılı oyunculukları, klişelerle dolu senaryosu, biraz belden aşağıya, biraz da gözyaşlarına oynayan tarzıyla yine pek güldüremeyen bir güldürüdür.

Ata Demirer’in senaryosunu yazdığı ve Demet Akbağ ile başrollerini paylaştığı “Eyvah Eyvah” (2010), çocukken kendisine öldüğü söylenen babasının yaşadığını öğrenince, onu bulmak için İstanbul’a gelen ve burada bir gece kulübü şarkıcısı ile tanışan bir klarnetçinin hikâyesidir. Hem bu filmi hem de yine aynı ekibin elinden çıkan iki devam filmini yöneten Hakan Algül, düzgün oyunculukları, elle tutulur bir hikâyenin varlığı, komedisinin dönemin diğer filmlerine göre daha az kaba hatta kimi zaman bayağı keyifli oluşuyla epey temiz bir iş çıkarır. Yepyeni bir karakter yaratan Ata Demirer’in yazıp oynadığı “Berlin Kaplanı” (2012), Almanya’da yaşayan, başarısız ve borca batmış ağır sıklet boksör Ayhan Kaplan’ın amcasının Antalya’daki tatil köyüne ortak olduğunu öğrendiğinde memlekete dönüşünün öyküsüdür. Demirer’in sululuğa prim vermeden komedi oluşturma gayretiyle, yarattığı, şivesinden beden diline inandırıcı ve eğlenceli karakterle vasat üstü bir güldürüdür.

Ardından gelen, Gupse Özay’ın hikâyesini ve senaryosunu yazdığı, başrolünü üstlendiği “Deliha” (2014), erkek egemen komedi dünyamıza bir kadın komedyen kazandırmış olmanın dışında, İvedik’ten bile daha karikatürize bir karakter etrafında gelişmesi ve dağınık yapısıyla Algül ‘ün filmografisinin en kötülerinden biridir. Ata Demirer‘in KorsanTV’de canlandırdığı veteriner Niyazi Gül’ün ana karakter olduğu, Demirer’in senaryosuna katılarak başrolü üstlendiği “Niyazi Gül Dört Nala” (2015), skeçlerden oluşan bölük pörçük yapısıyla Algül – Demirer işbirliğinin en başarısız örneğidir. Buna karşın, bir gelinle damadın beklenmedik derecede ateşli öpüşmesiyle başlayan 2018 yapımı “Düğüm Salonu”, ikilinin, yan yana iki düğün salonunda evlenmekte olduğu iki düğünden birinin damadı diğerinin gelini olduğunun anlaşılmasıyla çığırından çıkan keyifli bir eğlenceliktir. Damatların birini de canlandıran Şahin Irmak’ın başarılı senaryosu, iki gelin, iki damat, dört anne-baba ve çok sayıda yan karakterli öykünün içi içe geçen ilişkiler yumağını zekice çözer. Bu açık fikirli, gerektiğinde dozunda argodan çekinmeyen yetişkin komedisi Algül’ün kanımca şimdiye kadarki en usta işi filmidir.

Reklam sektöründen geçip, yapım şirketlerinde çalışan, okul zamanı belgesel çeken, skeçler yazan ve sonunda dizi setlerine adım atan radyo televizyon mezunu 1984 İzmir doğumlu Gupse Özay’ın yazıp yönettiği “Deliha 2” (2018) birincisinden de düzeysiz bir çalışmadır.

ARABESK

1966 Muğla-Ula doğumlu 9 Eylül Sinema-TV mezunu Yüksel Aksu, aynı bölümde yüksek lisans yaptıktan sonra, kısa filmler, belgeseller ve televizyon dizileri çeker. 2006’da, yazdığı, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği ilk uzun metrajı sımsıcak ve sevimli “Dondurmam Gaymak” filmiyle yurtiçi ve yurtdışında birçok ödül alır. 1990’lı yıllarda küçük bir Ege kasabasında yakın çevresinin alaycı eleştirilerini duymazdan gelerek büyük dondurma şirketleriyle mücadele etmeye çalışan bir dondurmacının, başrol oyuncusu hariç tümü Muğlalı amatör oyuncu olduğu, Muğla şivesiyle çekilmiş bu ilk film, senaryosundaki dağınıklık ve bulanıklığın giderek yönetim oyunculuk ve kurguya da bulaşmasıyla büyük bir potansiyeli harcar. Yönetmenin ve oyuncuların öykünün anlatıldığı mekânlara ait oluşu, kaybolmaya yüz tutan küçük esnafa, mahalle değerlerine sorunlarına sahip çıkan hikâyesiyle bölgenin yaşantısı üzerine çok şey söyleyebilecekken, işlevsiz bir senaryoya ve yapay oyunculuklara kurban gider.

Aksu’nun aynı tarzın farklı ve daha ustalıklı çeşitlemesi “Entelköy Efeköy’e Karşı” (2011) çok daha sağlam bir çalışmadır. Aksu filminde şehirden kaçıp Ege’nin sakin bir köyüne yerleşmeye çalışan, doğaya zarar veren her şeye düşman bir avuç idealist çevrecinin karşısına, şehirlileşebilmek için bölgede kurulması planlanan termik santralın yapımını destekleyen kurnaz ve özünden kopmuş köy halkını çıkarır. Çevreciliğe didaktik yaklaşımına, güldürmek için bazen cinsellikten medet ummasına karşın, mesajını anlatmasını bilen keyifli bir seyirlik.

Yüksel Aksu’nun yazdığı ve yönettiği üçüncü filmi “İftarlık Gazoz” (2016) 1970’lerde, Ege Bölgesindeki bir köyde yaşayan ve yaz tatilini yerli bir seyyar gazoz satıcısının yanında çalışarak geçiren bir çocuğun hikâyesidir. Hafif bir komedi havasında başlayan, hikâyesi ilerlerken, kavramsal olarak ölüm orucu ile ramazanda tutulan orucu örtüştüren politik görüşünü ağırlıklı biçimde ortaya koyan, sonlarında trajik boyuta geçmekten de kaçmayan bu ilginç film, sağlam oyunculukları ve başarılı müzik kullanımıyla başarılı bir popüler sinema örneğidir.

1968’de Sungurlu’da doğan Müfit Can Saçıntı, sinema ve televizyonda oyunculuk yapar, 2010’da katıldığı “Çocuklar Duymasın” dizisindeki, giderek fenomene dönüşen Mustafa Ali yorumuyla ün kazanır. 2013’de senaryosu Birol Güven’e ait olan ilk sinema filmi “Mandıra Filozofu”nu yönetir başrollerden birini canlandırır. Film, modern yaşamdan uzak, köyde tek başına yaşadığı kulübesi, tavukları ve ineği dışında başka “sahipliği” olmayan, çalışmaya ve mülkiyete karşı Mustafa Ali ile, karısının beğendiği arsayı almak için Bodrum’daki köye gelen zengin iş adamı Cavit’i karşı karşıya getirir. Paranın ve kapitalist sistemin tabiat ana ile savaşının alegorisi olan “Mandıra Filozofu” pek de usta işi bir sinema eseri olmasa da, baştan sona gülümseyerek izlenen sımsıcak bir seyirliktir.

Bodrum’un Çökertme köyünde mütevazi bir yaşam sürdüren, tüm dünyevi hırslardan arınmış Mustafa Ali’nin öyküsü, 1.000.000 seyirciyi sinemaya çekince, doğal olarak bir devam filmi farz olur. Saçıntı’nın yönettiği ve başrolünü üstlendiği, senaryoyu yine Birol Güven’in yazdığı “Mandıra Filozofu İstanbul”da (2015), yıllar önce kendisini ve annesini terk eden babasının hastalığı nedeniyle büyük şehre gelmek zorunda kalan Mustafa Ali, her geçen gün daha da büyüyen İstanbul üzerinden, modern dünya ile hesaplaşır. Benzer tattaki bu güldürü anlayışı yine aynı sıcaklıkta olmasına karşın, ilkinin tematiğini tekrarlamasıyla bildik ve biraz yavan kalan bir devam filmi.

Üçüncü uzun metrajı “Yaşamak Güzel Şey” (2017), yaşam koşullarına boyun eğmiş, ezik ve pısırık bir adamın yaşadığı talihsiz bir olaya başkaldırarak bir anti kahramana dönüşmesini ve hayatın güzelliklerini keşfetmesini konu eder. Bu kez senaryoyu da yazan Saçıntı, filmin ana karakterinin değişimini aşırı mesaj veren biraz didaktik bir tonlamayla verir ama, masalsı ile gerçekçi, sert ile duygusal arasında dengeyi tutturmaya başararak, iş hayatındaki mobbingden, sosyal medyanın saldırganlığına, yapboz tahtasına dönmüş sınav sistemine günümüz yaşamına da dokundurur. Eli yüzü düzgün, dozunda, doğru soruları soran, gereksiz muhalefetten uzak, hem sistemi sorgulayan hem izleyiciye yaşam muhasebesi yaptıran bir yapım.

Yazıp yönettiği, Yeşilçam izleri taşıyan son filmi “Babamın Ceketi” (2018), komediyle dramı başarıyla harmanlayarak, evlenme arifesindeki bir gencin krize dönüşen iş arama sürecini ve babası ile olan çatışmalı ilişkisini, iş dünyasının acımasızlığı üzerinden aile, siyaset ve toplumun portresini çizerek ele alır. Sisteme ayak uyduramayanların, yorgun demokratların, yıllarca ailesini korumak için sessiz kalanların sembolü olan başkarakterin adı İbrahim’dir ve Saçıntı, Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail’in öyküsünden hareketle bir babanın dürüstlük ve düzgün insan yetiştirmek için oğlunu ve kendini bir nevi kurban etmesini ustaca, göze sokmadan ele alır. Önceki filmlerine göre daha derinlikli, alt metni daha zengin bir film olan “Babamın Ceketi”, daha az didaktik, daha dramatik ve çok daha komik yapısıyla Saçıntı’nın artık ustalık dönemine girdiğini göstermektedir.

MANDIRA FİLOZOFU

1969’da Zonguldak’ta doğan AÜ. Sinema-TV mezunu Kıvanç Baruönü, üniversite yıllarında televizyon haberciliğine başlar, Number One müzik kanalını kurar, yıllarca klip yönetmenliği yapar, uzun süre Savaş Ay’ın hazırlayıp sunduğu A Takımı’nın danışmanlığını ve görsel yönetmenliğini üstlenir. Baruönü, 2014’de senaryosu Yılmaz Erdoğan’a ait olan “Patron Mutlu Son İstiyor” ile ilk kez yönetmenliğe başlar. Bir zamanların Hollywood taklidi Yeşilçam üretimini anımsatan film, özensiz senaryosu ve orta halli oyunculuklarıyla dönemin çok sayıda güldüremeyen güldürüsünden biridir. Buna karşın, Şebnem Burcuoğlu’nın aynı adlı romanını yazarıyla birlikte uyarlayarak 2015’de çektiği, küçük yaşlardan itibaren koca bulmaya programlanan kadınlarımızı keskin bir dille hicveden “Kocan Kadar Konuş”, ilk sahnesinden finaline dek eğlenceli bir güldürüdür. 30’una gelmiş, kendinden çok küçük kuzeni dahi dünya evine girmiş bir genç kadının, “erkek nasıl kafeslenir” konusunda uzmanlaşmış ailesinin tüm baskısına karşın, gönlüne göre bir erkek bulmazsa kendi başına var olma kararlılığını başarıyla aktaran Ezgi Mola, lise aşkını canlandıran Murat Yıldırım çok iyiler. Ama filmin asıl büyük kozu, yılların oyuncusu Nevra Serezli’nin varlığı. 2016’da aynı takımın elinden çıkan devam filmi “Kocan Kadar Konuş: Diriliş” de, ilki kadar başarılı bir çalışma olur. Aynı şeyi, Gupse Özay’ın hiçbir özgün tarafı bulunmayan, sıradan ve de epey klişelerden oluşan senaryosunu sinemalaştırma çabası ve Özay’ın iyice karikatürleştirdiği “Görümce” karakterine getirdiği hiperaktif yorum için söylemek ne yazık ki mümkün değil. Arif serisinin tamamıyla uyumlu ve epey tutarlı bulduğum “ARİF V216” (2018) filmine Cem Yılmaz’ın filmografisinde ele alacağım. Kıvanç Baruönü’nün son filmi “Hedefim Sensin”, senaryoyu da yazan Ata Demirer’in başrolleri Demet Akbağ’la paylaştığı, keyifli, eğlenceli tipik bir Demirer-Akbağ filmi.

1969 doğumlu MSÜ Tiyatro Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü mezunu Kamil Aydın, epey düzeysiz birkaç komedi filminin ardından, seviyesizlikte onlara rahmet okutacak “Türkler Geliyor : Adaletin Kılıcı”nı çeker. 2007’de, senaryoyu yazan karikatürist Ahmet Yıkmaz ile birlikte çektiği “Kutsal Damacana”, onu papaz zanneden zengin ve güzel bir kadın tarafından, içine şeytan girmiş bir kızı kurtarmak üzere tutulan bir fırsatçının öyküsü üzerinden “The Exorcist”in parodisini yapmaya çalışır. Özensiz senaryosu, devamlı küfre ve belden aşağı esprilere dayanan kolaya kaçılmış kaba mizah anlayışı, inanılmaz kötü teknik düzeyi ve başarısız oyunculuklarıyla tek artısı, başoyuncusu Şafak Sezer’in yazdığı, Korhan Bozkurt’un yönettiği, kurt adamından Somalili korsanına, sayısız zırva dolu “Kutsal Damacana 2: İtmen”, faciasından daha az kötü olmasıdır.

1970 Ankara doğumlu Şafak Sezer, belirli bir kesimin çok sevdiği, bir başka kesimin de nefret ettiği bir oyuncu. Şahsen, film, dizi, reklam ne yaparsa yapsın hep aynı mimikler ve aynı oyunculuk tarzıyla hep aynı karakterleri oynamasını hiç çekemem. Yazdığı ve son ikisini yönettiği, başrolünü üstlendiği üç “Kolpaçino” filmi, birbirinden pek farkı olmayan, tatsız, sevimsiz, üstelik birinciden sonuncuya düzeyi giderek düşen komediler. Meraklısına…

1972 Bolu doğumlu Kâmil Çetin, sinemaya 2012’de internette izlenme rekorları kıran videoların adını kullanarak küçük bütçeli bir filme gişe yaptırma denemesinin ilk ürünü olan, “Oğlum Bak Git”le başlar. İki tatsız “Çılgın Dersane” ve onlardan da sevimsiz Şafak Sezer’li “Ketenpere”nin ardından, hiçbir özelliği olmayan bir filmi 200.000 izleyiciye seyrettirmiş olmanın verdiği cesaretle bir başka YouTube fenomeni olan Enes Batur’un başrolünde oynadığı “Enes Batur Hayal mi Gerçek mi?” (2018) filmini çeker. Beş milyon youtuberi olan bu kahramanın filmi, hiçbir sinemasal tadı ve özelliği olmamasına karşın bir buçuk milyon seyirci tarafından izlenir.

Burada 2017’den itibaren sinemaya bulaşmış olan bazı YouTube fenomenlerine kısaca değinelim. İlk akla gelenlerin “Cumali Ceber”, “Ali Kundilli”, “Enes Batur” ve “Oha Diyorum!” takımı olduğu bu karakterlerin sinemada boy gösterdiği filmlerin ortak paydası, skeçlerden oluşmuş bölük pörçük senaryoları ve en iyilerinin bile vasata azıcık yaklaşabilmiş sinemasal düzey(sizlik)leri. Sinemaya tek katılarıysa, yapımcıları cebine giren yüksek hasılatları.

Artık, YouTuber filmleriyle Kâmil Çetin ve benzeri memur yönetmenlerin düzeysiz yapıtlarından uzaklaşıp biraz soluklanmanın zamanı geldi.

Sıra, gösteri dünyasının bir fenomeniyken tutkuyla bağlı olduğu sinemada ilginç işler yapan çok yönlü bir sanatçıya, 1973 İstanbul doğumlu Cem Yılmaz’a geldi. BÜ mezunu Yılmaz, aykırı espri anlayışı, karikatüre ilgisi ve yeteneğiyle üniversite yıllarında Leman dergisinde çalışmaya başlar ve ilk kez Leman Kültür Merkezinde bir stand-up gösterisinde sahneye çıkar.

Sonrasında BKM’de devam eden gösterilerle adını duyurmaya başlar. 4000’den fazla kez sahneye çıkmış olan, halen her birini kapalı gişe doldurduğu stand-up gösterilerine devam etmekte olan Yılmaz, ilk kez 1998’de, senaryosunu yönetmenle beraber yazarak başrollerini Mazhar Alanson ile paylaştığı Ömer Vargı’nın yönettiği, “Her Şey Çok Güzel Olacak” filmiyle sinemaya geçer. Fikir babalarından da olduğu “Vizontele”de (2001) oyunculuğa devam eden Cem Yılmaz, 2004 yılından itibaren, yazdığı, çoğunu yönettiği, hemen hepsinde başrollerinden birini, artık “çetesi” sayılabilecek Zafer Algöz, Ozan Güven ve Özkan Uğur ile birlikte üstlendiği bir seri filmle sinema ve stand-up’ı beraber yürütür.

Burada bir parantez açıp, her biri “has” birer Cem Yılmaz komedisi olan bu filmlerin ikisini, “G.O.R.A” ve “Yahşi Batı” filmlerini yönetmiş olan 1964 Ankara doğumlu Ömer Faruk Sorak’tan söz etmek gerek. Çok sayıda reklam ve klipte görüntü yönetmenliği yapan, TV dizileri yöneten Sorak’ın filmografisinde, yukarıda sözü geçen iki filmin dışında, “8 saniye”, “Aşk Tesadüfleri Sever” ve “Aşk Tesadüfleri Sever 2” adlı üç romantik drama ile, pek de güldüremeyen “Kaçma Birader” isimli komedi var.

G.O.R.A.” (2004), “A.R.O.G” (2008) ve “ARİF V216” (2018) ilginç bir üçleme oluşturur.

Uzaylılar tarafından kaçırılan cin fikirli Antalyalı halıcı Arif’in, Gora adlı gezegendeki macerasını anlatan “G.O.R.A.”, bir yandan popüler Amerikan filmleriyle dalgasını geçen ZAZ komedilerinden, diğer yandan da tamamen bizden bir kaynaktan “Turist Ömer Uzayda” tipi filmlerden beslenen bir absürt bilimkurgu parodisi. Son derece keyifli, ancak gücünü sadece metninden ve oyuncularından alan bu film, düzgün zanaatkârlığı aşamayan Sorak’ın kişiliksiz reklam ve klip estetiği sebebiyle maalesef epey düzeysiz bir sinema örneği olarak kalır.

A.R.O.G”, can düşmanı Komutan Logar’ın oyununa gelip zaman makinesiyle bir milyon yıl öncesine gönderilen Arif’in evine dönme çabaları etrafında gelişir. Tertemiz bir işçilik ve epey başarılı teknolojik düzeyin ve başarılı bir yerli mizah anlayışının birincisinden daha komik, daha eğlenceli bir ürünü “ARİF V216” (2018)

1973 İstanbul doğumlu Murat Şeker Mimar Sinan Sinema-TV mezunu. Türk rock ve pop müzikleri için video klip çalışmaları, çeşitli gazete ve dergilerde elektronik ve alternatif müzik eleştirileri yapan Şeker, 2006’da hikaye anlatımı, oyunculukları ve kurgusu başarılı, amatör ruhu ve enerjisiyle epey keyifli ilk filmi “2 Süper Film Birden”le uzun metraja geçer. Peşinden gelen “Plajda” (2008), Billy Wilder’ın başyapıtı “Some Like it Hot” filminin utanç verici derecede kötü ve bayağı bir uyarlamasıdır. İlk filminin oluşturduğu umutları boşa çıkaran, hiçbiri belirli bir sinemasal düzeyi geçemeyen çalışmalardan oluşan filmografisinde 5 filmlik bir seriye dönüştürdüğü “Çakallarla Dans” ise, güldürememek bir yana, tahammül edilmesi zor, her biri öncekini aratacak kadar tatsız bir dizidir.

1974 Ankara doğumlu Sermiyan Midyat, tiyatro oyunculuğu eğitimi almış, önce sahnede sonra da beyaz perdede çok sayıda karakter canlandırmış başarılı bir oyuncu. 2010’da yazıp yönettiği ilk filmi “Ay Lav Yu”, Güneydoğuda, topu topu 80-90 kişilik nüfusunun çoğu Kürt, bir kısmı da Süryani olan, adı Kürtçede yok anlamına gelen, Türk devletinin bilmediği tanımadığı, haritada bile olmayan Tinne köyünün nüfusa kayıtlı tek delikanlısı İbrahim ile Colorado’lu Jessica’nın sınır tanımayan aşkını esprili bir dille anlatır. Okulunu ve askerliğini bitirdikten sonra köyüne Amerikalı sevgilisiyle dönen, suyu olmayan köyün su ürünleri mühendisi oğlu İbrahim’in iki karılı babası Yusuf Ağa’yı, 6 kardeşini ve dedesi Ubeyd’i, Amerikalı Brown ailesine adapte etmeye çalışmasının, 11 Eylül olaylarına kadar uzanan öyküsü yazar yönetmene 2011 Houston Independent Film Festivalinde En İyi Komedi Filmi, aynı yıl Boston International Film Festivalinde En İyi Yönetmen ve Sermiyan Midyat’a En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini getirir. Midyat, 6 yıl sonra çekeceği “Ay Lav Yu Tuu” (2017) ile neredeyse tüm Amerika’nın kalkıp Tinne’ye gelmesiyle yaşananlara odaklanır.

Bütün çektiği filmleri gibi yazıp yönettiği, “Hükümet Kadın” (2013), Mardin’in ilçesi Midyat’ın Belediye Başkanı kocası bir trafik kazası sonucu ölünce, okuma yazması olmayan sekiz çocuklu Xate’nin, halkın isteğiyle ama yasal olmayan bir seçimle belediye başkanlığını devralarak rahmetli kocasının yarım kalan hizmetlerini devam ettirme çabalarını anlatır.

2013’de çektiği “Hükümet Kadın 2” Xate’nin serüvenini kaldığı yerden devam ederken geçmişine de odaklanır. İlginç konuları ele alışı, oyunculuktan gelen bütün yönetmenler gibi başarılı oyuncu yönetimi ile bütün filmleri keyifle izlense de, Midyat’ın mizahı tadında bırakmayıp güldürüyü iyice zorlaması tüm çalışmalarını bir yarım başarıdan ileriye götürmez.

1974 Sivas Doğumlu Ersoy Güler televizyon dizilerine yoğunlaşmış bir senarist yönetmen. Senaryolarına da katıldığı, absürt sınırlarını aşan öyküleriyle arada bir de olsa güldürmeyi başaran iki kara komedi, Sağ Salim” (2013) ve “Sağ Salim 2: Silbaştan”la (2014) sinemaya geçer. Peşinden gelen “Yusuf Yusuf” (2014) ile “Sen Sağ Ben Selamet” (2016), zayıf senaryoları ve en iyisi vasat olan abartılı oyunculuklarıyla güldüremeyen tatsız güldürüler

1976’da Rize’de doğan başarılı sinema ve televizyon oyuncusu Ali Atay, senaryosuna da katıldığı “Limonata” (2015) ile yönetmenliğe başlar. Tiyatro kökenli film ve dizi oyuncusu ekibinin çok düzeyli toplu oyunculuğunun öne çıktığı bu film, klişe öyküsüyle, Yeşilçam’ın mirası mahalle kültürünü yeniden yaşatan TV dizisi tadında düzeyli, keyifli ama izlendikten sonra pek de iz bırakmayan bu duygusal güldürüdür. Ali Atay’ın 2018’de çektiği, geleneksel aile değerlerini kiralık katil olgusuyla başarıyla iç içe geçiren kara güldürüsü “Ölümlü Dünya”da da çok iyi yönetilmiş kalabalık bir oyuncu kadrosu öne çıkar 2019’da yönettiği suç komedisi “Cinayet Süsü”, hem seri katil konusunu ele alışı, hem benzer sinema tarzıyla bir evvelki filmini fazlaca hatırlatan, onu da pek aşamayan bir çalışmadır.

1978 Eskişehir doğumlu Ozan Açıktan, senaryo ve oyunculuklarını BKM Mutfak ekibinin üstlendiği, “Çok Filim Hareketler Bunlar” (2012) ve Tolga Çevik‘in senaristliğini yaptığı ve başrolde olduğu “Sen Kimsin?” (2012) adlı iki orta halli güldürünün ardından 2014’de Karaköy ve çevresinde bir gecede olup biten, paranın ve aşk tutkusunu başrolü oynadığı “Silsile” ile “Film Noir” türünün dört dörtlük bir örneğini çeker.

II. Dünya Savaşından sonra Avrupa’da yaşanan en kanlı süreç olan 1990”larda Balkanlardaki savaşına odaklanan “Annemin Yarası” (2016), on sekiz yaşına geldiği için kaldığı Balkan yetimhanesinden ayrılarak ailesini aramak üzere yola çıkan Salih’in yolunun Borislav ve güzel karısı Maria ile kesişmesini anlatır. Sinemamızda işlenmemiş bir konuyu başarıyla ele alan bu filmin ardından Açıktan Gülse Birsel’in yazdığı, kültürel çatışmalara dayanan, uyumsuz karakterlerin zekice bir araya getirildiği, başrollerinde Engin Günaydın ve Demet Evgar’ın rol aldığı başarılı bir komedi olan “Aile Arasında”yı (2018) çeker.

1979 doğumlu Mert Baykal, ABD George Mason Üniversitesi Sinema-TV mezunu. 2004 yılında, başrollerden birini de üstlenen Ferhan Şensoy‘un senaryosunu yazdığı “Pardon” ile sinemaya geçer. Tiyatrocu, yazar, meddah, sinemacı Şensoy’un, gerçek bir olaydan esinlenerek yazmış olduğu “Çok Tuhaf Soruşturma” adlı oyunundan uyarladığı “Pardon”, suçsuz yere yıllarca hapis yatan üç arkadaşın öyküsü üzerinden, Türk adalet sistemini etkileyici biçimde eleştiren, güldürürken düşündüren trajikomik bir suç filmidir. Mert Baykal bu sağlam senaryoyu, ünlü ustalardan oluşan geniş oyuncu kadrosunu başarıyla yöneterek sinemaya aktarır. Bu filmden sonra televizyona geçerek birçok dizi yöneten Baykal, 11 yıl sonra yönettiği, yıllardır görüşmeyen iki ünlü müzisyen kardeşin, eski bir düğün şarkıcısı olan babaların cenazesinde bir araya gelerek, onun son isteğini gerçekleştirmek üzere yola çıkmalarını öyküleyen “Kardeşim Benim” (2016) ile sinemaya döner. Murat Boz ve Burak Özçivit ile yolda karşılaştıkları gazeteciyi canlandıran Aslı Enver’in kimyalarının uyuşması, üçlünün sevimliliği ve sağlam oyunculuğu ile bu Yeşilçam tadındaki komedi kimi klişelerine karşın keyifli bir film olur ve 28 hafta vizyonda kalır. Devam filmi “Kardeşim Benim 2” (2017), hem ilk filmin yeniliğinden yoksun oluşu hem de senaryosundaki aksamalar yüzünden sınıfta kalan bir yapım olur.

Çoklukla televizyon dizileri yöneten 1980 İstanbul doğumlu Meltem Bozoflu, sinema için “Dedemin Fişi” (2016) ve “Cici Babam” (2018) adlı iki sevimsiz komedi de çekmiş.

Televizyonda yayınlanan İşler Güçler dizisinde rol alan Ahmet Kural ve Murat Cemcir ikilisinin neredeyse bütün sinema filmlerini çekmiş olan 1982 İstanbul doğumlu Selçuk Aydemir çok büyük ticari başarı kazanan “Düğün Dernek” ve “Çalgı Çengi” serilerinin de yönetmenidir. Komedi ile komiklik yapmanın farkını bilmeyen, tüm gücünü televizyonda ünlü olmuş popüler oyuncuların abartılı rol kesmesinden alan seviyesiz bir güldürü türünün sıradan örnekleri…

Sivas 1983 doğumlu Murat Kaman ve 1985 doğumlu kardeşi Emrah Kaman, senaryolarını birlikte yazdıkları “Kaçma Birader” (2016) ve “Deli Aşk” (2017) filmlerinde bildik güldürü konularını, abartmaya ve absürde kaçan bir mizah anlayışı ve zekice yazılmış diyaloglarla ele alırlar. İkisi de Murat Kaman’ın yönettiği Emrah Kaman’ın başrolünü oynadığı yer yer gerçekten güldürmeyi başaran birer popüler güldürü örneğidir.

1984 İzmir Doğumlu Togan Gökbakar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV mezunu. Bir korku-gerilim öyküsüne odaklanan ilk filmi “Gen”le 2006’da, 13. Altın Koza Film Festivali’nde Umut Veren Genç Yönetmen ödülünü kazanır. İkinci filmi, ağabeyi Şahan Gökbakar’ın senaryosuna da katkıda bulunarak başrolünü canlandırdığı “Recep İvedik” (2008), bir sinema olayına dönüşür

TV8’de oldukça özgün karakterleri canlandıran, kendinden emin, yetenekli, doğaçlamada başarılı, eğlenceli bir kişi olan Şahan Gökbakar, skeçlerinde rating uğruna yapılan saçma programlara eleştirel yaklaşımı ile etkilendiğimiz ve beğendiğimiz bir yazar komedyendi. Programındaki tipler arasında, görgüsüz, kaba, terbiyesiz bir maganda olan Recep İvedik’i seçerek sinemaya getirmesi, üstelik bayağılığını ve iticiliğini yücelterek onu bir halk kahramanına dönüştürmeye çalışması, benim gibi birçok sinemaseveri aşırı derecede irkiltse de olağanüstü bir ticari başarı kazanır ve abi kardeş devam filmleriyle seriyi şimdilik 2019’daki “Recep İvedik 6”ya kadar getirir.

Tabii ki bu ticari başarı, tükürük, kusmuk, dışkı, gaz çıkarma ve cinsellik üzerine sürdürülen bu kaba erkek espri anlayışından ve 6 film boyunca devam eden mide bulandırıcı seviyesizlikten şikayetçi olmamızı engelleyemez.

Aslında 6 değil 9 film demem gerekiyor. Arada Gökbakar Biraderler’in çektiği, Recep İvedik’ten farklı karakterleri ele alsa da aynı düzeysiz güldürü anlayışını devam ettiren “Osman Pazarlama” ile Şahan Gökbakar’ın en itici karakterini yarattığı “Kayhan”, ve seviyesiz esprileri tarzına bir de kadını aşağılamayı ekleyen “Celal ile Ceren” de var.

Renklere ve zevklere karışmayan biri olarak sevenlerini eleştirmesem de, nefret ettiğim ve kesinlikle uzak durmaya çalıştığım bir sinema tarzı.

1984 doğumlu Bedran Güzel, TV dizileri ve klipler çekmiş, kısa filmler yazıp yönetmiş. BKM Mutfak’tan yetişen kadronun kendi filmlerini yazmaya, çekmeye başlamasının bir sonucu olarak karşımıza çıkan ilk uzun metrajı “Küçük Esnaf” (2016), TV dizisi mantığı ve skeç formatıyla sıradan bir TV filmi düzeyindedir. Başrollerden birini paylaşan İbrahim Büyükak’ın yazdığı “Yol Arkadaşım” (2017) ve devam filmi “Yol Arkadaşım 2”(2018), yol filmi ile güldürüyü zekice harmanlayan kimi zaman izleyiciyi gerçekten de güldürmeyi başaran eli yüzü düzgün komedilerdir. Yine aynı ikilinin elinden çıkma “Bayi Toplantısı” (2020) da, özellikle Doğu Demirkol’un öne çıktığı düzeyli bir güldürüdür.

1985 İzmir doğumlu, ege üniversitesi Radyo, Sinema-TV bölümü mezunu Onur Bilgetay’ın ilk filmi “Aykut Enişte” (2019) eli yüzü düzgün bir aile komedisiydi. Senaryosunu Gupse Özay’ın yazdığı, aynı iki boyutlu karakterlerin aynı klişeleşmiş lafları ettikleri “Eltilerin Savaşı” için aynı şeyi söylemek ne yazıktır ki mümkün değil.

1985 İstanbul doğumlu Burak Aksak, uzun yıllar TV dizilerinde senaristlik yaptıktan sonra 2015’de yazıp yönettiği ilk filmi “Bana Masal Anlatma”yı çekmiş. Televizyonun efsane dizisi “Leyla İle Mecnun”un senaryosunu yazmış olan Aksak, gerçek ile masalı ustaca harmanladığı bu filde dizinin naif ve absürt tadını ustaca korumuş. Aynı yıl yazıp yönettiği “Kara Bela”, komedi anlayışının iyice ayağa düştüğü bir dönemde, cıvıklığa tamah etmeyen, pespaye esprilere prim vermeyen, kaba saba cinselliğe ve argoya tenezzül etmeyen, sevimli, sımsıcak bir komedi olarak belleğime yerleşen az sayıda güldürüden biridir.

Burak Aksak, 2017’de yapımını BKM’nin üstlendiği ilginç bir projeye girişerek, hepimizin bildiği masalları mizahi ve modern bir dille yeniden ele aldığı “Dede Korkut Hikayeleri”ne girişir. Bu eski zaman masallarımıza yolculukta aynı yıl “Salur kazan: Zoraki Kahraman”, “Deli Dumrul” ve “Bamsı Beyrek” filmlerini yazar ve yönetir. Yine 2017 yapımı olan, yönetmen ve senarist olarak en sağlam çalışması “Sen Kiminle Dans Ediyorsun?”, ayakları yere basan, başı sonu tutarlı, zeka dolu esprilerle güldürmeyi başaran, bu kez küfrü bolca kullanmasına rağmen yerinde patlatmasını başaran keyifli ve oldukça kaliteli bir komedidir.

1986 İstanbul doğumlu, İ.Ü. Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü mezunu olan, 2005 yılında kurulan İstanbul Kraliyet Tiyatrosu ekibinde kuruluşundan beri yer Caner Özyurtlu, çok sayıda dizi ve filmde oyunculuk yapmış. Abisi Alper Özyurtlu ile birlikte yazdığı, yönettiği ve yapımcılığını yaptığı ilk filmi “Ev” (2010), bir zamanlar çok moda olan bir BBG (Biri Bizi Gözetliyor) yarışmasında geçen bir gerilim öyküsünü anlatır. “Ev” hem fiilen röntgenciliğe giren bu tür yarışma programlarını gerçekleştiren medyayı ve bu programları bayıla bayıla izleyerek yaşatan toplumu eleştirir, hem de son derecede başarılı bir korku-gerilim örneği oluşturur. Caner Özyurtlu’nun ikinci filmi “Yok Artık” ve onun devam filmi “Yok Artık 2” karikatürist Serkan Altuniğne’nin yazdığı, bir taksi şoförünün farklı müşterilere, dinleyene “Yok artık!” dedirten olayları anlattığı iki güldürü. Birbirinden kopuk hikâyeleri sürpriz finalinde birbirine bağlasa da skeçlerden oluşan yapısının biraz sarkmaya ve tekdüzeliğe yönelttiği filmler, kimi zaman zarif ve zeki espri anlayışı ve meddah geleneğine göz kırpan yapısıyla belirli bir düzeyin üzerinde kalabiliyorlar. Bundan sonra gelen “Sucu Kâmil” (2015), “Bittin Sen” ve “Maide’nin Altın Günü” (2017) eli yzü düzgün ama önemsiz hemen unutulur cinsten çalışmalar. Sabun köpüğü gibi keyifle izlenip hemen unutulan cinsten son filmi “Biz Böyleyiz” (2020), belki sadece, her zaman çok özel bir oyuncu olan Hümeyra’nın sayesinde akılda kalabilir.

Son dönem komedilere yoğunlaştığım bu yazının ardından gelecek yazımda, Türk Sinemasının 1970 ve sonrasında doğan genç kuşağına odaklanacağım.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here